ÖNSÖZ
Günümüzde sosyal ve siyasal alanda görülen hızlı değişim ve teknolojik
gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan iletişim ve bilgi akımı, farklı din ve
kültürlerden geniş kitleleri adeta birlikte yaşar hale getirmiştir. Bunun bir
sonucu olarak insanlar birbirlerine ait değerler, inançlar, yaşayış biçimleri ve
kültürler hakkında bilgi sahibi olma ihtiyacını her zamankinden daha çok
duymaktadırlar. Özellikle İslam dünyası ile Müslümanlık bütün dünyanın ilgi
odağı haline getirmiş bulunmaktadır.
Yurt dışındaki vatandaşlarımızın ve soydaşlarımızın, yaşadığı yerlerde, bölge
halkı ile iç içe yaşıyor olmaları farklı din ve kültürlerden olan insanların
İslam hakkındaki meraklarını daha da arttırmıştır. Buna bağlı olarak, dinimiz ve
kültürümüz hakkında doğrudan bilgi edinmek isteyenler, Diyanet İşleri Başkanlığı
yurt dışı temsilciliklerine, oralardaki din görevlilerimize baş vurarak bilgi
almak istemektedirler. Benzer istekler, turist olarak ya da başka amaçlarla
yurdumuza gelenlerce, Başkanlığımıza, il ve ilçe müftülüklerimize
iletilmektedir.
şekilde aktarma fırsatının her zaman bulunamadığı da bir gerçektir. Sözlü olarak
aktarılacak bilgilerin kalıcılı olmadığı ise açıktır. Dolayısı ile, gerekli
bilgileri kısa ve kolay kavranabilir bir şekilde yazılı olarak vermenin önemli
ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, kanunla kendisine verilmiş olan "halkı din konusunda
aydınlatma" görevi çerçevesinde, yukarıda sözü edilen bu ihtiyacı bir ölçüde de
olsa karşılamak amacı ile elinizdeki "Özet Olarak İslam" adlı bu kitapçığı
hazırlamıştır.
Kitapçık üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü "İman Esasları", ikinci bölümü
"İbadet", üçüncü bölüm ise "İslâm ve Sosyal Hayat" konuları oluşturmaktadır.
Konuların işlenişi sırasında detaya girilmemiş, okuyucuya temel bakış açısı
kazandıracak bir üslup ve yöntem takip edilmeye çalışılmıştır.
Çalışmanın, İslâm dini hakkında, bilgi edinmek isteyenlere yararlı olacağını
umuyoruz.
BİRİNCİ BÖLÜM
İMAN ESASLARI
A. Din ve İnanma İhtiyacı
Din; akıl sahibi şuurlu insanları, kendi irade ve arzularıyla,
hayırlı, iyi ve güzel olan şeylere sevk eden ilahî kanun; kemale ermek için
tutulacak en doğru yoldur . İmâm Ebû Hanêfe dîni; iman (dil ile ikrar, kalp ile
tasdîk), İslâm (Allâh'ın emirlerine teslim olmak, itaat etmek) ve bunlarla
ilgili hükümlerin hepsine birden verilen isim şeklinde tanımlamıştır .
Din, insanın Allah, diğer insanlar ve kainattaki varlıklarla olan ilişkilerini
düzenleyen bir kurumdur . Peygamberler aracılığıyla tebliğ edilen bu ilâhi
kanun; yaratılışı ve yaratılış gayesini, ölüm ötesini, Yaratana ve
yaratılmışlara karşı vazifeleri, hangi işlerin hayırlı, iyi, faziletli, hangi
işlerin kötü ve zararlı olduğunu öğretir; insanlara, hidayet ve saadet yollarını
gösterir.
Yukarıda zikredilen özellikleri ile din, insana şuurlu bir hayat yaşama imkanı
sağlar. İnsanın değerini yüceltir, ondaki bencillik duygusunu ve gururu giderir.
Fedakarlık, iyilik ve adalet duygularını geliştirir. Hakkı sevmeyi ve korumayı
öğretir. Kişiyi karamsarlıktan ve ümitsizlikten kurtarır; ona iyimserlik ve
kararlılık kazandırır. Sadece Allâh'ın huzurunda eğilmeyi ve sadece O'na kul
olmayı öğretir.
İnsan din duygusuyla dünyaya gelen bir varlıktır. Evrensel bir olgu olan din,
insanla beraber varolmuş ve insan oldukça da varolacaktır. Tarihin her döneminde
ve dünyanın her yerinde az da olsa, dinsiz insana rastlamak mümkün olmakla
birlikte, bugüne kadar top yekun bir toplumun dinsiz olduğuna tarih şahit
olmamıştır. Toplumun bulunduğu her yerde mutlaka bir din bulunmuştur. Hatta bu
konuda, insanların medenî veya gayrimedenî olması arasında fark yoktur.
Yüce Allâh bu hususu, şöyle ortaya koymaktadır: "Hakka yönelen bir kimse olarak
yüzünü dine çevir. Allâh'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun.
Allâh'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu, dosdoğru dindir. Fakat
insanların çoğu, bilmezler." (Rum 30/30).
Her insan, kendisini yaratan, yaşatan, olgunluğa eriştiren, sayısız dünya
nimetlerini kendisine veren Yüce Varlığı idrak edecek özellikte yaratılmıştır.
İnsanın bu özelliği Kur'an-ı Kerim'de ; "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik
demeyesiniz diye, Rabbın, Ademoğlunun sulbünden zürriyetini alıp, onları
kendilerine şahit tuttu ve'Ben sizin Rabbınız değil miyim?' dedi, onlar da,
'Evet şahit olduk' dediler." (Araf 7/172) şeklinde işaret edilmektedir. Hz.
Peygamber'in "Her doğan fıtrat üzere doğar; annesi-babası onu, Yahûdî,
Hıristiyan veya Mecûsî yapar" hadisi de, insanda doğuştan din duygusunun var
olduğunu ve bunun yönlendirilmeye müsait olduğunu göstermektedir.
İnanma ve ibadet ihtiyacı, insanın havaya ve suya olan ihtiyacı kadar fıtridir.
Bu sebeple Allah, canlıların maddi ve manevi ihtiyaçlarına göre bu dünyayı
hayata elverişli kılıp çeşitli nimetlerle bezemiştir. İnsan tabiatı gereği
yönlendirilmeye müsait olduğundan İslam, insanların inanma ve ibadet ihtiyacına
da cevap verecek şekilde, onları Allah'tan başka bir ilah olmadığını bilmeye ve
sadece Allah'a ibadet etmeye çağırmaktadır. Bu çağrı, tarih sürecinde peyderpey
peygamberler gönderilerek yinelenmiştir. Son olarak da, Hz. Muhammed
gönderilerek, Allâh'ın insanlığa olan din nimeti tamamlanmıştır.
İnsan, tabiatında hem iyiliği hem de kötülüğü barındırmaktadır . Toplumsal bir
varlık olmakla birlikte, kendi çıkarlarını önde tutma, kendisi için uygun olanı
elde etme arzusu da insanın önde gelen özelliklerindendir.
Toplumda her çeşit karakterden insanın bulunması, kuvvet ve zekâ seviyelerinin
farklı olması ve yaratılışındaki kendisi için uygun olanı elde etme hırsı, toplu
yaşamanın faydaları yanında bazı mahzurlarını da ortaya çıkarmaktadır. Fertlerin
birbirlerine ve topluma, toplumun da fertlere karşı hareket tarzları ile
birbirleriyle olan münasebetlerini düzenleyen kaidelerin bulunmadığı bir
toplumda düzenden, intizamdan söz edilemez. Bu sebeple, her toplumda, sosyal
hayatı düzenleyen din, hukuk, ahlak kuralları gibi normlar ve bunların
müeyyideleri bulunmuştur. İşte bunun içindir ki, Allâh Teâlâ da ilk insanla
birlikte uyulması gereken kuralları Peygamberleri vasıtasıyla bildirmiştir. Son
olarak da, Hz. Muhammed'i, peygamberlikle görevlendirerek ilahi mesajlarını
insanlığa ulaştırmıştır.
B.Diğer Dinler ve İslam
Sosyal ve beşeri bir olgu olarak kabul edilen din, kaynak itibariyle, ya ilâhî
vahye, ya da insan aklına dayanmaktadır İslâm, dinin vahye dayanmasını esas
kabul etmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de "Şüphesiz Allah katında din,
İslâm'dır." buyurulmaktadır (Al-i İmrân 3/19).
Bu ayette bahsedilen İslâm, Hz. Adem'den itibaren bütün peygamberlerin Allâh'tan
alıp tebliğ ettikleri ortak esasların tamamını içermektedir. Kur'an'da, buna
işaretle; "Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!" diye Nûh'a
emrettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsâ'ya emrettiğimizi
size de din kıldı." buyurulmaktadır (Şûra 42/13).
Kur'an, Yahudilik ve Hıristiyanlığı din, Tevrat ve İncil'i de vahiy ürünü
kitaplar olarak kabul etmekle birlikte , Yahudi ve Hıristiyanları, yanlış
davranışlarından dolayı tenkit etmekte, Allah'ın ayetlerini değiştirmelerinden
ötürü kınamaktadır. Öte taraftan Yahudi, Hıristiyan ve Sâbiîlerden olup tarihi
süreç içinde mensup oldukları dinlerin yürürlükte olduğu dönemlerde Allah'a ve
ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenlerden övgüyle söz etmiştir .
İslâm, beşerî öğretilerin şekillendirdiği dinleri bir fenomen olarak kabul
etmesine rağmen, bunların müntesiplerini ilahi vahyin bildirdiği "tevhîd
öğretisi"ni tanımaya, Allah'a ortak koşmadan O'na teslim olmaya ve ibadet etmeye
davet eder. Bununla beraber bu davete iştirak etmeyenlerin inandıkları değerlere
hakaret edilmesini yasaklar .
İslâm, din tercihi konusunda kişilere tam bir hürriyet tanımıştır. Kur'an'da
"Dinde zorlama yoktur. "buyurulmaktadır (Bakara 2/256). Bu esas çerçevesinde,
hiçbir kimsenin dine zorlanması söz konusu olmadığı gibi, zararları dokunmadığı
sürece gayrimüslimlerle iyi geçinilmesi gerektiği Kur'ân-ı Kerim'de prensip
olarak ortaya konmaktadır: "Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi
yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan
men etmez. ¹üphesiz Allah âdil davrananları sever. Ancak Allah sizi, sizinle din
konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek
verenleri dost edinmekten men eder." (Mümtehine 60/8-9).
Tarihi uygulamaya bakıldığında, gayrimüslimlerin dinlerine müdahale edilmediği,
öteden beri İslam toplumunda tam bir din hürriyeti içinde yaşama imkanına sahip
oldukları görülmektedir. Hz. Peygamber döneminden itibaren gayrimüslimlerle
yapılan anlaşmalarda; onlara din ve vicdan hürriyeti tanındığı, dinlerinin
gereklerini serbestçe yerine getirebilecekleri açık bir şekilde ifade
edilmiştir. Kendi inançlarını koruma, mabetlerini yapma ve dinlerine göre ibadet
etme, çocuklarına din eğitimi verme gibi temel hak ve hürriyetleri tanınmış,
sadece kamu düzenini ilgilendiren alanlarda bazı sınırlamalar getirilmiştir.
İslam toplumunda Hıristiyanların mabetleri de hoşgörü ile karşılanmış;
heykellerine, mozaiklerine, resimlerine, çanlarına, özel merasimlerde
kullandıkları haçlarına, müdahale edilmemiş, mezarlıkları hoşgörü ortamında
günümüze kadar muhafaza edilmiştir.
C. İslam Dininin Temel Kaynakları
Yüce Allâh insanın hem bireysel hem de toplumsal hayatını tanzime yönelik temel
esasları peygamberleri vasıtasıyla insanlara bildirmiştir. İşte İslam dini bu
ilahî teklifler bütününün bireysel ve toplumsal hayatta Peygamber önderliğinde
uygulamaya konulmasıyla şekillenen son ilahi sistemi temsil etmektedir. Bu
bakımdan Kur'ân ve Sünnet dinin iki temel kaynağını oluşturmaktadır.
Ancak sosyal hayatın çok yönlü, değişken ve dinamik olması nedeniyle ortaya
çıkan farklı meselelerin çözümüne dair, her zaman Kur'ân ve sünnette açık bir
hüküm bulunamamaktadır. Bu gibi durumlarda, Kur'an ve sünnete dayanılarak
içtihatta bulunmak suretiyle yeni problemlere çözümler getirilmektedir. Muaz b.
Cebel hadisi olarak bilinen rivayette ifadesini bulduğu üzere Hz. Peygamber,
Kur'ân, sünnet ve içtihadı dinî hükümlerin temel kaynağı olarak kabul etmiştir .
İçtihat denince, hakkında nass bulunmayan bir meselenin hükmünü, Kitap veya
sünnette hükmü bilinen bir meseleye göre açıklamak anlamına gelen kıyas akla
gelmektedir. Bunun yanında, sahabenin görüşü, örf, istihsan, ıstıslah (mesalih-i
mürsele), istishab, sedd-i zerâi gibi deliller de içtihat kapsamına girmektedir.
Kur'an, sünnet veya içtihat yoluyla elde edilen hükümler üzerinde, hükmün
çıkarıldığı devirde yaşayan bütün İslâm bilginlerinin ittifak etmelerine ise,
icma' denilmektedir. İcma' ile ulaşılan hüküm, içtihat yoluyla elde edilen diğer
hükümlerden daha kuvvetlidir. Bu delillerden, Kitap, sünnet, icma ve kıyasın
dinin delilleri olduğu konusunda bilginler ittifak ettikleri için bunlara, dinin
asli kaynakları da denilmektedir.
Buna göre İslam dininin kaynakları, esas itibariyle Kur'an ve sünnet, diğerleri
ise, bu iki delilden hüküm çıkartma metotlarıdır. Akıl da, bu bağlamda, bir
yönden delil, bir yönden de delilleri anlama ve mevcut metotları işleme melekesi
konumundadır.
1.Kur'an
Kur'an, Yüce Allah tarafından vahiy yoluyla Peygamberimiz Hz. Muhammed'e Arapça
olarak peyder pey indirilmiş, nesilden nesile tevatüren nakledilmiş, mushaflarda
yazılı, Fatiha Suresi ile başlayıp Nas Suresi ile sona eren, okunarak ibadet
edilen, 6.236 âyet ve 114 sureden oluşan "ilahî kelâm"ın adıdır. Vahiy ise,
Allah'ın insanlara iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail
vasıtasıyla peygamberlerine bildirmesine denir.
Hz. Muhammed Kur'ân'ı, yirmi üç yıllık süreçte, kendisine geldiği gibi ayetler
ve sûreler şeklinde insanlara tebliğ etmiş, vahiy katiplerine yazdırmış ve
hafızlar tarafından da ezberlenmesini sağlamıştır. Çeşitli malzemeler üzerine
yazılı bulunan sure ve ayetler Hz. Ebu Bekir döneminde toplanarak kitap haline
getirilmiş ve Hz. Osman zamanında da çoğaltılarak ülkenin büyük şehirlerine
gönderilmiştir. Hz. Peygamber'den günümüze kadar, yazılı olarak ve ezber yoluyla
intikal eden Kur'ân, "ilahî-kutsal" metinler içerisinde Allah'tan geldiği
şekliyle muhafaza edilen tek kitaptır.
Allah'ın kelâmı olması ve "icaz özelliği"nin yanında İslam dininin inanç,
ibadet, ahlak ve muamelatla (hukukla) ilgili olarak hükümler vazeden bir kitap
olması Kur'an'ın en belirgin özelliğidir. Allah'ın birliğinden ve sıfatlarından,
ahiret hayatından; cennet ve cehennemden haber verir. Buna ilaveten Kur'ân, öğüt
ve ibret maksadıyla, önceki peygamberler ve milletlerden bahseder, geçmişe dair
tarihî, sosyal olayları içeren "kıssalar" nakleder. İnsanlara adaletle muamele
etmeyi ve "takva" sahibi olmayı emreden Kur'ân, kendisini "insanlar için bir
öğüt ve hidayet rehberi" olarak tanımlar.
Kur'ân öncelikle insanları tevhide; Allah'ı bilmeye ve O'na inanmaya çağırır. Bu
bilgiye erişmek için de insanı, kendi yaratılışı ve kâinattaki ahengi
derinliğine düşünmeye davet eder. Bu davet insana evrenin tek boyutlu
olmadığını; insan idrakini aşan metafizik boyutunun da varlığını hatırlatmayı
amaçlar.
Kur'ân'a göre hayat, sadece içinde yaşadığımız bu dünyadan ibaret olmayan ve
ölümle son bulmayan bir vakıadır. Onun için asıl ve devamlı olan hayat ahiret
hayatıdır. Ahiret hayatını kazanmak ise insanın dünyada yaptığı işlerle doğrudan
ilgilidir. Bu bakımdan Allah'ın Kur'ân'da yapılmasını isteyip müminlere farz
kıldığı ibadet ve amelleri yerine getirmenin ve yapılmamasını isteyip haram
kıldığı fiillerden uzak kalmanın gereği sıkça vurgulanır. Bütün bunlar hem birey
hem de toplum olarak insanın dünya ve ahiret saadetini temin etmeye yöneliktir.
Kısaca Kur'an, "tevhîd" ilkesi temelinde adaletli ve ahlaklı olmayı davranış
biçimi haline getirebilmiş sosyal bir birey ve toplum inşa etmeyi hedefler.
2.Sünnet
Sünnet, Kur'an'dan sonra şerî delillerin ikincisi olup, Hz. Peygamber'in söz,
fiil ve takrirleridir. Sünnetin taksiminde bu üç kriter esas alınmıştır: Hz.
Peygamber'in; a) herhangi bir konu hakkında yaptığı açıklamalara, sözlü sünnet,
b) sahabe tarafından görülüp nakledilen davranışlarına, fiilî sünnet; c)
huzurunda sahabe tarafından söylenen sözleri ya da yapılan şeyleri reddetmeyip
susması, onaylaması veya güzel karşılamasına da takrirî sünnet denir.
Kur'ân'da sünnetin dini hükümler için delil olduğunu gösteren ayetler
bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: "De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız
bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok
bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Al-i İmrân 3/31); "Peygambere itaat eden
Allah'a itaat etmiş olur." (Nisâ, 4/80); "Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm
verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadın için kendi işleri
konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resülüne karşı gelirse
şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır." (Ahzâb, 59/36)
Temel kaynağı ilahî vahiy olan İslam dini, Hz. peygamber'in uygulamaları,
davranış ve sözleriyle hayata geçirilmiştir. Bu bakımdan ilahi emirlerin nasıl
uygulanacağı ve bunların ne manaya geldiği konusunda Müslümanların müracaat
ettiği ilk kaynak Hz. peygamber'in davranış ve sözleri; yani sünnet ve
hadisleridir.
Hz. Peygamberin sünneti bağlayıcı olup olmayışı bakımından iki kısma
ayrılabilir. Birincisi, sünnet-i hüdâ denilen bağlayıcı sünnetlerdir. Bunlar Hz.
Peygamber'in itikat, ibadet, ahlak gibi dinî hükümlere dair açıklayıcı ve
tamamlayıcı nitelikteki söz ve fiilleridir. İkincisi, sünnet-i zevâid denilen ve
bağlayıcı olmayan sünnetlerdir. Bunlar da, Hz. Peygamber'in gündelik hayatında
kendine has davranış biçimleri ve sözleridir. O'nun yemek adabı, güzel koku
kullanması; aile reisi ve devlet idarecisi olarak sergilediği tutum ve
davranışlar bu tür sünnete örnek olarak verilebilir. Dinî bir sorumluluk
yüklemese de bu sünnetlerin, Hz. peygambere olan sevgi ve saygılarının bir
ifadesi olarak Müslümanlar tarafından yapılmaya çalışılması uygun olur.
D.İslam Dininin Özellikleri
1.Tevhid İnancı
Kelime olarak birlemek anlamına gelen tevhid, Allah'ın varlığını, birliğini,
bütün yüce nitelikleri kendisinde topladığını, eksik sıfatlardan uzak olduğunu,
eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak demektir. Bu inanç en özlü
biçimde "Lâ İlâhe İllallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) cümlesiyle ifade
edilir. Bu nedenle bu cümleye "kelime-i tevhîd" denir.
Kur'an, tevhid inancını Allah'ın zatı, tekliği, sıfatları, evren ve insanla
ilişkileri açılarından şu şekilde ortaya koymaktadır: Allah birdir. O hiçbir
şeye muhtaç değildir; her şey O'na muhtaçtır, O'nda çocuk meydana gelmemiş ve
doğrulmamıştır, O'nun benzeri yoktur. O, ortağı olmaktan münezzehtir . Eğer
yerde ve gökte Allâh'tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni
bozulurdu . Allah'a oğul ve kızlar isnat edenler, ona iftira etmiş olurlar .
Hiçbir gruba veya kişiye daha yakın ya da daha uzak değildir. Herkesin rabbidir.
Allah, mutlak güç sahibidir. Her şeyin dönüşü, O'nadır. O, yaratıcıdır, yaratma
sürecini başlatan ve her şeyi yaratan, yoktan var eden ve onlara şekil verendir.
Her şeyi kuşatmıştır, her şeyi bilendir, görendir. Yarattıklarını koruyup
gözetir. O, azizdir, rahimdir, rızk verendir, hikmet sahibidir, koruyandır,
hidayet edendir ve darda kalanlara yardım ulaştırandır. Allah, bütün iyiliklerin
kaynağıdır. Her türlü eksiklikten de uzaktır. Yarattıklarına her zaman nimet
verir, onlara asla zulmetmez.
Tevhid, ortağı olmayan tek Allah'a ibadeti, O'nu sevmeyi, ihlas ve tevekkül ile
O'na bağlanmayı, yalnız ondan ummayı ve yardım dilemeyi, ona güvenmeyi ve
dayanmayı, hiçbir konuda O'na eş koşmamayı, O'ndan başka ibadet edilecek bir
mabud olmadığını bilmeyi ve söylemeyi gerektirir.
Allah'ın emrettiği şeylerin sevilmesi, haram kıldığı şeylerin sevilmemesi, onun
sevdiğine sevgi gösterilmesi, sevmediğinden yüz çevrilmesi, koyduğu kurallara
uyulması, hükümlerinin yerine getirilmesi, resullerinin gösterdiği yoldan
yürünmesi de tevhidin gereklerindendir. Sadece teorik olarak Allah'a inanmış
olmak yeterli olmayıp bu inancın pratik olarak eylemlerle gösterilmesi ve
desteklenmesi gerekir. İnanç ve ibadet boyutlarıyla kazanılmış olan imanın,
dünyevi her türlü tutum ve davranışa yön vermesi gerçek tevhid akidesinin
yansımasıdır. Peygamberlerin tamamı, bu tevhid anlayışına çağırmışlardır. Tevhid
inancı, peygamberlerin getirmiş oldukları dinlerin tamamında değişmeyen ve en
önde gelen husustur.
2.Evrensel Oluşu
Allah din gönderirken insanı, onun şart ve imkanlarını, sosyal ve kültürel
çevresini ve ihtiyaçlarını dikkate almıştır. Allah tarafından gönderilen dinler
arasında dil, coğrafya, bilgi ve tarihî süreç farklılıkları bulunmakla birlikte;
inanç esasları ve ibadet anlayışı ile adalet, doğruluk, sevgi, yardım etme gibi
kavramların iyi, zıtlarının ise kötü olduğu gibi temel ve evrensel doğrular
ilahi dinlerin ortak özelliğidir. Bu anlamda vahiy kaynaklı bütün dinler aynı
olup, İslâm Hz. Adem'den beri gelen vahiy geleneğinin devamı ve son halkasıdır.
Bu nedenle, İslam'ın evrensel olması, dünyanın her bölgesinde yaşayan insanları
ve kıyamete kadar bütün zamanları kapsaması gerekir . Nitekim İslam'ın temel
kaynağı Kur'an'ın mesajları, kıyamete kadar bütün zamanları kapsayacak ve bütün
insanları ve hatta cinleri de içine alacak özellik taşımaktadır .
Önceki dinler belirli bir dönem veya topluma hitap ederken, İslâm, bütün zaman
ve mekanlara hitap etmektedir. Kur'an-ı Kerim'e bakıldığında, sadece belirli bir
grubu değil, tüm insanları muhatap kabul ettiği açıkça görülmektedir . Bu
bağlamda, "Ey inananlar", "Ey insanlar", "Ey Ademoğlu" gibi umumî hitaplar
kullanılmıştır. Hz. Peygamber de, "Her peygamber yalnızca kendi kavmine
gönderildiği halde, ben bütün insanlara gönderildim." demiştir.
İslâm, insanları sosyal konum ve cinsiyetlerine göre ayırt etmez. Prensipleri,
insanın bireysel ve toplumsal hayatının bütün kesimlerini aydınlatır. Namaz ve
oruç gibi ferdi ibadetlerde bile toplum menfaati gözetilmiştir. Dünya hayatının
nimetlerine ve güzelliklerine karşı değildir. Dünya ve ahiret arasında dengeli
olunmasını, aşırılığa kaçılmamasını, her iki hayatın iyilikleri için de
çalışılmasını ister.
Günümüzde evrensel kabul edilen bütün değerler, İslâm'da temelini bulmaktadır.
İslâm, insan hakları, doğruluk, güvenirlik, adalet, cömertlik, misafirperverlik,
eşitlik, yeniliklere açık olma, yaşlı, çocuk ve kadınların haklarını muhafaza
etme, çalışmaya önem verme, barışçı bir anlayışta olma, işi liyakat ve ehliyet
sahibi olanlara verme gibi evrensel ilkelerin hepsini benimsemekte ve tavsiye
etmektedir.
3.Akla Değer Verişi
Akıl, insana Allah tarafından verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç
sayesinde gerekli bilgileri, iyi ve kötü, yararlı ve zararlı şeyleri bilme
imkanı elde eder. İnsanı diğer canlılardan ayıran akıl, onun en üstün vasfıdır.
İslam dininde akıl, imanla sorumlu olmanın ilk şartıdır. İman, akıl üzerine bina
edilir. İnsanın dini yükümlülüğü de akıl ve irade sahibi bir varlık oluşuna
bağlanmıştır. Aklı olmayan yükümlü kabul edilmemiş, emir ve yasaklarla sorumlu
tutulmamıştır. Bu nedenle İslâm'da, aklın korunması esas gayelerden birisi kabul
edilmiş ve bu gayeyi gerçekleştirmek için, geçici bir süre bile olsa aklın
fonksiyonlarını yitirmesine sebep olan içki, uyuşturucu vb. maddelerin
kullanımını yasaklamıştır.
Kur'ân, insanlara akıllarını kullanmayı, kainat ve meydana gelen hadiseler
üzerinde kafa yormayı tefekkür etmeyi ve derinliğine düşünmeyi emreder. Allah'ın
varlığı ve birliği de ancak akılla anlaşılır. İnsanın varlığının sebebi, hayatın
anlam ve hedefi, niçin, nasıl ve hangi ölçülere göre yaşanılması gerektiği, ölüm
sonrası durumunun ne olacağı gibi metafizik alemle ilgili vahiy kaynaklı
bilgiler de akıl ile değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder. Tefekküre vurgu
yapılarak, bilinenden bilinmeyenin çıkarılması istenmiştir. İnsan kendisindeki,
diğer canlılardaki ve sistemlerdeki mükemmelliği aklı sayesinde
değerlendirebilir ve bunları Allah'ın yarattığını kavrayabilir, ölümü
anlayabilir ve kaderi değerlendirebilir. Bunun için Kur'an'da, "akletmez
misiniz?" denilerek, insanlar düşünmeye davet edilmiştir . Buna karşılık aklını
kullanmayanlar, düşünmeyenler kınanmıştır .
Dinî emirlerin muhatabı olması ve onların anlaşılıp uygulanması açısından akıl
birinci önceliği haizdir. Bu bağlamda akıl, şüphe aracı olarak görülmemiş,
aksine inanç ve ibadetin temelinde var olduğu vurgulanmıştır. Aklın bir ürünü
olan kıyas, dinî hükümlerin dört temel kaynağından biri olarak kabul edilmiş ve
İslam hukukunda sıkça kullanılmıştır.
İslâm bilginlerine göre ilahî vahiy akl-ı selîmin kabul edemeyeceği hükümler
içermez. Çünkü aklı muhatap alan bir dinin makul olmayan hükümler içermesi kendi
içinde bir tezat teşkil eder. Allah tarafından peygamberleri aracılığıyla
açıklanan inanç ve ibadetlerle ilgili esaslar konusunda aklın yeni bir hüküm
koyma yetkisi yoktur. Ancak inanç ve ibadetlerle, hakkında kesin hüküm bulunan
değişime kapalı konular dışındaki günlük hayatla ilgili alanlarda, değişen
şartlar ve olaylar karşısında, dinin temel ilkelerine uygun yeni yorumlarla
çözüm üretmek ve hüküm vermek aklın görevidir.
4.İnsan Sevgisi ve Hoşgörü
Kur'an-ı Kerim'de insan ile ilgili olarak, "Biz gerçekten insanı en güzel bir
biçimde yarattık" (Tîn, 95/4) ve "Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık."
(İsrâ, 17/70) buyurulmuştur. İslâm düşüncesinde, yaratılanı Yaratandan dolayı
sevmek ve ona merhamet etmek, Allah'a olan imanın kemal noktasını
oluşturmaktadır. Kişinin merhamet etmesi, hem varlığın yaratıcısına, hem de
kendine karşı bir görevidir.
İnsanın doğuştan getirdiği kişilik hakları, dokunulmaz kabul edilmiştir. Kişinin
inancı, cinsiyeti, etnik kökeni, sosyal statü ve konumu, insan olarak kendisine
verilecek değerde etkin değildir. Her insana, Allah'ın yarattığı mükerrem bir
varlık anlayışı ile muamele edilmelidir.
İslâm'da herkese af ile muamele edilmesi ön görülmüştür. Nitekim Kur'anda olgun
müminlerin özellikleri sıralanırken, "Onlar insanları affederler.." (Âl-i İmrân,
3/134) buyurulmaktadır.
"Alemlere rahmet" (Enbiyâ, 21/107) ve "en güzel örnek" (Ahzâb, 33/21) olarak
gönderilen Hz. Muhammed (s.a.s.), bireyler arasında sevgi ve saygıyı
yerleştirmek istemiş ve "Birbirinizi sevmedikçe tam anlamıyla inanmış
olmazsınız." buyurmuş , başka bir hadiste de inananları bir vücuda benzetmiştir
.
Hoşgörü; anlayışla karşılamak, farklı dil, cins, din ve inanç sahiplerinin
varlıklarından rahatsızlık duymamak demektir. Dolayısıyla toplu yaşamanın vaz
geçilmez bir unsurudur. Zira insanların düşünceleri, amaçları, hedefleri ve
yöntemleri çoğu zaman farklı olduğundan her zaman ve her konuda aynı şekilde
düşünmeleri mümkün değildir.
Hoşgörü anlayışı İslam toplumlarında öteden beri vardır, bizzat Hz. Peygamber
hoşgörü anlamında ki müsâmaha kelimesini kullanmış ve uygulamıştır. Hoşgörü, Hz.
Peygamber'in en belirgin özelliklerinden biridir. Etrafındaki Müslümanlara
olduğu gibi, diğer dinlerin mensuplarına da hoşgörü göstermiş, saygılı
davranmıştır. Tebliğ ve irşat görevini yerine getirmesi, diğer inançları bir
vakıa olarak kabul etmesine engel olmamıştır. Müşrik Araplar ve Yahudilerle
Medine Sözleşmesini imzalamış, onlara inanç, fikir, can ve mal güvenliği
tanımıştır. Hıristiyan bir grubun kendi mescidinde ibadet etmesine izin vermesi
de, onun engin hoşgörüsünü gösterir.
E. İmanın Tanımı ve İman Esasları
1.İmanın Tanımı
Sözlükte tasdik etmek ve güven vermek anlamlarına gelen "iman", dinî bir terim
olarak Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed'in peygamberliğine ve
insanlığa tebliğ ettiği dini hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna inanmak
anlamına gelir. Îmân, esas olarak, inanılacak şeyleri kalp ile tasdik etmektir.
Bunun dil ile söylenmesi ise, diğer insanların onu Müslüman olarak bilmeleri
içindir.
Îman, "icmâli îman" ve "tafsîlî îmân" olmak üzere iki kısma ayrılır: "İcmâli
îman", îman edilecek şeylere kısa ve topluca îman etmektir. Bu, kelime-i tevhid
olarak bilinen "lâ ilâhe illallah Muhammedü'r-Rasûlüllah (Allah'tan başka tanrı
yoktur. Muhammed Allah'ın elçisidir )" cümlesiyle ifade edilir. "Tafsîlî îmân"
ise îman esaslarının tamamını ayrı ayrı belleyip hepsine îman etmektir.
2.İman Esasları
İman esasları, Cibrîl hadisi diye bilinen hadiste, Hz. Peygamber tarafından,
"Îmân, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere
-hayır ve şerrin Allah'ın yaratması ile meydana geldiğine- inanmaktır." şeklinde
açıklanmıştır .
a) Allah'a îman; Allah'ın varlığına, birliğine, yaratan, yaşatan ve rızk verenin
yalnız Allah olduğuna, O'ndan başka ibadete layık ilah olmadığına, O'nun eşi ve
benzeri bulunmadığına, bütün kemal sıfatlara sahip ve eksiklik ifade eden
sıfatlardan uzak olduğuna inanmayı gerektirir.
b) Meleklere îmân; melek adı verilen, nurdan yaratılmış, latif, yeme, içme,
erkeklik, dişilik, uyuma gibi beşerî özellikleri bulunmayan, Allah'a isyân
etmeyen, O'na ibadet ve taat içinde bulunan, Allah'ın emirleriyle farklı
şekillere girebilen, gözle görülmeyen yaratıkların varlığını kabul etmeyi
gerektirir.
c) Kitaplara îman; Yüce Allâh'ın insanlığa mesajını bildirmek için
peygamberlerine göndermiş olduğu kitapların tamamına iman etmeyi gerektirir. Hz.
Musa'ya Tevrat, Hz. Davûd'a Zebur, Hz. İsa'ya İncil, Hz. Muhammed'e ise Kur'ân
verilmiş; ayrıca diğer bazı peygamberlere de ilahi mesajlar sahifeler halinde
ulaştırılmıştır. Kaynaklarda bu peygamberlerden Hz. Adem'e 10, Hz. Şît'e 50, Hz.
İdris'e 30 ve Hz. İbrahim'e 10 sayfa verildiği bildirilmektedir.
Kur'ân'ın dışındaki diğer kitapların asılları korunamamıştır. Kur'ân Allah'tan
geldiği gibi aynen korunmuş ve kıyamete kadar da korunacaktır (Hicr, 15/9)
d) Peygamberlere îman; Hz. Adem'den Hz Muhammed'e kadar her topluma peygamber
gönderildiğine (Fâtır, 35/24. Hadîd, 57/25), peygamberlerin Allah'ın emir ve
yasaklarını, helal ve haram kıldığı şeyleri, hüküm ve tavsiyelerini insanlara
ulaştırdıklarına, insanlara örnek olduklarına inanmayı gerektirir. Peygamberler;
özü, sözü ve davranışları dosdoğru, güvenilir, akıllı ve günahsız insanlardır.
Peygamberlerden 25 tanesinin ismi Kur'ân'da geçmektedir.
e) Âhiret gününe îman; öldükten sonra insanların tekrar dirileceklerine, mahşer
yerinde toplanacaklarına, dünyada bütün yaptıklarından sorgulanacaklarına; iman
itaat, inkâr ve isyan durumlarına göre cennet veya cehenneme gideceklerine iman
etmeyi gerektirir. İslâm inancına göre kâfir, müşrik ve münafıklar cehennemde
ebedî olarak kalacaklardır. Günahkâr müminler Allah affetmez ise cezalarını
cehennemde çekecekler, sonra îmânlarının mükafatını görmek üzere cennete
gireceklerdir.
f) Kaza ve kadere îman; Allah'ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zaman ve
mekanını, nitelik ve özelliklerini, kısaca ne şekil ve ne zamanda olacaklarsa
onların hepsini ezelde daha bunlar yok iken bilip o suretle takdir etmesine
(kader); ezelde takdir ve irade buyurduğu şeylerin zamanı gelince her birisinin
ezeldeki ilim, irade ve takdirine uygun bir şekilde meydana gelmesine (kaza)
iman etmeyi gerektirir (Hadîd, 57/22) .
Kaza ve kader Allah'ın ilmi ve iradesi ile ilgili konulardır.
İmânın geçerli olabilmesi için; a) imânda şüphe olmaması (Hucûrat, 49/15), b)
imân edilecek şeylerin hepsine inanılması (Bakara, 2/85. Nisa, 4/150-151), c)
yeis (ölümle karşı karşıya kalınan son an) halinde olmaması (Nisa,4/18Mümin,
40/85), d) imâna şirk karıştırılmaması (En'am, 6/82) gerekir. Bu şartlardan biri
eksik olursa, iman geçerli olmaz.
F. İmân-Amel İlişkisi Ve İmanın Gündelik Hayata Yansıması
"Amel", kişinin İslâm'ın hükümlerini hayatında uygulaması demektir. İslâm'a göre
iman, sadece felsefî bir inanç ve kanaatten ibaret değildir. İman eden insan,
inancının gereği olarak, Allah'ın emir ve yasaklarına, helal, haram, öğüt ve
tavsiyelerine uymak ve Kur'ân ahlakına sahip olmak zorundadır. İman, ibadet
etmeyi, ibadet de ahlaklı ve dürüst olmayı gerektirir. Nitekim Yüce Allâh
Kur'ân'da; "(Ey Muhammed) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl.
Çünkü namaz insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak (olan
namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir." (Ankebût,
29/45); "Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden
öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı." (Bakara, 2/183)
buyurulmuştur.
Mümin, imanının gereği günde beş vakit namaz kılmak ve ramazan orucunu tutmak
zorundadır. Kıldığı namaz ve tuttuğu orucun da onu her türlü haram ve kötülükten
uzaklaştırması gerekir.
Peygamberimiz (a.s.); "Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin,
bağırıp çağırmasın, kavga etmesin. Birisi kendisine sataşırsa ona 'ben
oruçluyum' desin," "Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah'ın
onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur" buyurmuş; ey Allah'ın
elçisi! İslam hakkında bana öyle bir söz söyle ki senden sonra onu kimseye
sormayayım diyen sahâbîye Peygamberimiz (a.s.) "Allah'a iman ettim de, sonra da
dosdoğru ol" cevabını vermiştir.
Dolayısıyla imanın gereği olarak oruç tutan ve namaz kılan mümin; yalan, yalancı
şahitlik, gıybet, iftira, hile, aldatma, hırsızlık, kumar ve benzeri kötü söz,
fiil ve davranışlardan uzak, söz ve eylemlerinde dürüst ve dosdoğru olmak
zorundadır. Nitekim Kur'an'da, "(Ey Peygamberim!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol,
seninle birlikte tövbe eden müminler de dosdoğru olsunlar" buyurulmaktadır (Hûd,
11/112).
Kur'ân'da bir çok âyette "îman edin" (Nisa, 4/136 Teğabün, 65/8) emrinin
yanında; "konuştuğunuzda doğruyu söyleyin" (Ahzâb, 33/70), "Yalandan kaçının"
(Hac, 22/30); "Tartıyı adaletle tam yapın, teraziyi eksik tutmayın" (Rahmân,
55/9); "Allah için adaletle şahitlik edenler olun" (Mâide, 5/8); "Yaptığınız
sözleşmeleri yerine getirin" (5/1Mide, 5/1); "Zinaya yaklaşmayın" (İsrâ, 17/32),
"Yetim malı yemeyin" (İsrâ, 17/34), "Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere
kıymayın" (İsrâ, 17/33), "Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını
araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın" (Hucûrât, 49/12), "İsraf etmeyin"
(A'râf, 7/31), "Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin" (Nisa, 4/29),
"Sakın anne-babana öf bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz
söyle" (İsrâ, 17/23), "Cimri olma" (İsrâ, 17/29) . buyurulması, imanın
etkisinin, kişinin bütün hayatında görülmesi gerektiğine işaret etmektedir.
İmanın gereği olarak yapılması gerekenleri yapmayan, emir ve yasaklara riayet
etmeyen mümin, İslâm'dan çıkmamakla birlikte, günahkâr ve isyankâr olur.
Ahiretteki hesabı Allâh'a kalmıştır; Allâh dilerse onu affeder, dilerse
cezalandırır.
G. Emir ve Yasakların Hikmetleri
Allah'ın güzel isimlerinden biri de, Hakîmdir. Hakim ise, her işi ve her hükmü
doğru ve bir amaca yönelik olan, yaratıklarını mükemmel ve sağlam bir şekilde
vâr eden ve onları iyi bilen anlamlarına gelmektedir.
Kur'ân'da Allah'ın her şeyi en güzel biçimde yarattığı , bütün varlıkları
amaçsız, boş yere ve eğlence olsun diye var etmediği bildirilmektedir.
Kâinattaki düzen ve uyum, eşya ve olaylardaki âhenk de Allah'ın fiillerindeki
hikmeti göstermektedir.
Kur'ân'da pek çok âyette Allah'ın "hakîm (hikmet sahibi)" olduğuna vurgu
yapılmakta; "Şüphesiz Allah, azizdir, hikmet sahibidir" (Bakara, 2/220);
"Şüphesiz Allah alîmdir, hikmet sahibidir" (Tevbe, 9/28); "... İyice bilen bir
toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?"(Mâide, 5/50)
buyurulmaktadır.
Allah'ın bütün emir ve yasaklarında, kullar tarafından anlaşılabilen veya
anlaşılamayan pek çok hikmet vardır. Allah'ın koymuş olduğu bütün hükümlerdeki
genel amaç; özet olarak kulların yararlarını sağlamak ve zararlarını gidermek
şeklinde ifade edilebilir. Dinî hükümlerde canın korunması, aklın korunması,
neslin korunması, malın korunması ve dinin korunması beş temel amaç olarak kabul
edilmiştir. Nitekim, canın korunması amacıyla, cana kıymak yasaklanmış , haksız
yere cana kıyanlar için dünya ve ahirette cezalar öngörülmüştür . Aklın
korunması amacıyla, alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler yasaklanmıştır .
Neslin korunmasına yönelik olarak, evlilik tavsiye edilirken , evlilik dışı
ilişkiler , kürtaj, çocukların öldürülmesi , iffete iftira yasaklanmıştır. Malın
korunmasını temin amacıyla hırsızlık, gasp, karaborsacılık, dolandırıcılık, faiz
vb yasaklanmış, ticaret teşvik edilmiştir . Dinin korunmasına yönelik olarak,
imanda sebat , namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetler , Allah ve Peygambere
itaat ile cihat emredilmiş; Allâh'a ve peygamberine isyan, haddi aşmak,
kafirleri sırdaş edinmek, diğer din mensuplarının ilahlarına ve kutsal
saydıklarına hakarette bulunmak vb. yasaklanmıştır
H.Allah Sevgisi
Allâh'ın yarattıklarına bahşettiği en önemli şeylerden biri olan sevgi, kişiyi
bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten
duygudur. Varlıklar içerisinde en çok sevgiye layık olan, bizi yaratan, yaşatan
ve rızıklandıran Yüce Allah'tır. Nitekim Hz. Peygamber, "Sizi nimetleriyle
rızklandırdığı için Allah'ı seviniz" buyurmuştur.
Allâh sevgisi, ancak O'na itaat edip dîni görevleri yerine getirmeye özen
göstermek; O'nun rıza, hoşnutluk ve yakınlığını arzu etmek şeklinde ifade
edilir. Bu nedenle Allah sevgisi; iman edip, sâlih ameller işlemeyi, özverili,
sabırlı, itaatkâr ve Kur'ân ahlakına sahip olmayı; kısaca Kur'an'a ve Hz.
Peygamber'e uymayı gerektirir. Nitekim Kur'an'da "(Ey Peygamberim!) De ki: Eğer
Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" buyurulmaktadır (Al-i
İmrân, 3/31).
Yüce Allah, kendisini seven insanları şöyle tanıtmaktadır: "Ey iman edenler!
Sizden kim dininden dönerse (bilin ki) Allah, onların yerine öyle bir topluluk
getirir ki, Allâh onları sever, onlar da Allâh'ı severler. Onlar mü'minlere
karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihat
ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allâh'ın
bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allâh lütfu geniş olandır. Hakkıyla
bilendir." (Mâide, 5/54).
Allâh'ı sevmenin başka bir göstergesi de, Allâh'ın yarattıklarını, Allah için
sevmektir. Yunus Emre bu hususu şu dizeleriyle güzel bir şekilde ifade
etmektedir:
Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaradılanı hoş gördük
Yaradandan ötürü.
Kamil mü'minin özelliklerinden biri de, sevgisinin ve nefretinin, temelde Allâh
rızasını kazanmaya yönelik olmasıdır. Hz. Peygamber, "Kim Allah için sever,
Allah için kızar, Allah için verir ve Allah için men ederse (o kimsenin) imanı
kemale ermiştir" , "Amellerin en fazîletlisi Allah için sevmek ve Allah için
kızmaktır" buyurmuştur.
İ. Sevap-Günah ve Tövbe Anlayışı
İslâm inancına göre, dinin emir ve yasaklarına uygun davranışlarda bulunan
Mü'min kimseye Allâh'ın vereceği mükafata sevap denir. Allâh'ın mükafatını
kazandıran işlere de "sevaplı işler" anlamına kısaca sevap denir. Emir ve
yasaklarına aykırı davranmaya ise günah denir.
Şirk ve küfür en büyük günahtır. Hz. Peygamber günahı, "kişinin vicdanını
tırmalayıp, onu huzursuz eden ve diğer insanların bilmesini istemediği şeydir"
şeklinde tanımlamıştır.
İnsan iyiyi de, kötüyü de yapabilecek yetenekte yaratılmıştır. Nitekim Kur'an'da
buna işaretle "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip, ona kötülük
duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham eden (Allah'a)
andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömüp kirleten
kimse de ziyana uğramıştır" buyurulmaktadır (Şems, 91/7-10).
İslâm inancına göre her insan, günahsız doğar. Akıllı olarak ergenlik çağına
eriştiğinde dinî hükümlerle yükümlü olur. Bundan sonra davranışlarına göre sevap
veya günah kazanır. Şirk ve küfür dışındaki günahların işlenmesi kişiyi İslâm
dairesinden çıkarmaz.
İnanan kişi, günahtan sakınmak için gerekli gayreti göstermelidir. Bununla
birlikte her insan, günah işleyebilir. Ancak önemli olan günahta ısrar etmeyip
tövbe edebilmektir. Hz. Peygamber, "Her insan hata yapar. Hata edenlerin en
hayırlısı ise, tövbe edenlerdir " buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.
Yüce Allah, günahtan kurtuluş yolu olarak insanlara tövbe kapısını sonuna kadar
açmıştır. Tövbe, insanın günahından dolayı pişmanlık duyması, o günahı terk
ederek Allah'a yönelmesi ve O'ndan, af dilemesidir. Bu anlamda tövbe, kulun şirk
ve küfürden îmana; isyandan itaate, günahtan sevaba, yanlıştan doğruya
yönelmesidir.
Müslüman'ın günahlarına tövbe etmesi dînî bir görevdir. Bu görev ömür boyunca
devam eder. Tövbe etmek için aracıya ihtiyaç olmadığı gibi, tövbe etmenin özel
bir zaman ve mekanı da yoktur. İnsanın, zaman kaybetmeden ve ölüm ile karşı
karşıya gelmeden günahından tövbe etmesi gerekir. Çünkü son nefeste yapılan
tövbe geçerli değildir .
İnsanın günahı ne kadar büyük ve ne kadar çok olursa olsun şartlarına uygun
tövbe ederse Allah onu bağışlar. Çünkü Allah; tövbeleri çok kabul eden, çok
bağışlayan ve çok merhametli olandır . Onun için Allah'ın rahmetinden ümit
kesilmez. Yüce Allâh bu hususu şöyle ifade etmektedir: "(Ey Peygamberim!) De ki:
Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi
kesmeyiniz. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır,
çok merhamet edendir." (Zümer, 39/53)
Yüce Allâh, tövbe eden kullarından razı olacağını ve onları seveceğini Kur'an'da
müjdelemektedir . Ayrıca büyük günahlardan sakınıldığı takdirde küçük günahları
bağışlayacağını da bildirmektedir: "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan
sakınırsanız, (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız"
(Nisa, 4/31. bk. Necm,53/32).
İKİNCİ BÖLÜM
İBADET
A.İbadet Anlayışı
İbadet, mükellef olan Müslüman'ın, Rabb'ına tazim için yaptığı ve yapılmasında
sevap olan, Allah'a yakınlık ifade eden şuurlu itâat anlamına gelir. İbâdet;
boyun eğmenin, saygı göstermenin ve kulluğun en son noktasıdır. Kur'an'da ibâdet
kavramı; Allah'ın varlığını ve birliğini ikrar etmek, kitap ve Peygamberlerini
doğrulamak, Allah'ın razı olduğu şeyleri yapmak, Allah'ın hükmüne razı olmak,
nimetlerine şükretmek, musîbetlere sabretmek, insan haklarına saygı göstermek,
onlara şefkat ve merhamet etmek gibi îman, ahlak, namaz, hac, zekat, oruç,
cihad, boşanma, helal-haram, mîras, ticaret, ahde vefa, yemin, keffâret vb.
İslâm'ın bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riayeti ifâde eder .
Bir amelin ibâdet olabilmesi için; kişide îmân, niyet ve ihlâs olması ve
ibadetin İslâm'a uygun olması gerekir.
Kur'an'da insanın, Allah'a ibadet için yaratıldığı , Peygamberlerin insanları
Allah'a ibâdet etmeye davet ettikleri bildirilmiş ve ibâdetin, ihlasla ve hiç
bir şeyi Allâh'a ortak koşmadan yalnız O'nun için yapılması istenmiştir . İbadet
görevi yapıldığında, hem Cenabı Hakk'ın verdiği nimetlere karışı teşekkür borcu
ödenmiş, hem de O'nun sevgisi kazanılmış olur.
Kur'an'da geçen ibadet kavramının kapsamı, Allâh'a itaati ifade etmek açısından,
hayatın bütün alanlarını kapsamakla birlikte, dar anlamda ibadet denilince,
mükelleflerden şartlara bağlı olarak yerine getirilmesi istenen düzenli
ibadetler anlaşılmaktadır.
Öğretimde kolaylığı sağlamak üzere İslâm'ın şartları olarak ifade edilen bu
ibadetler, Hz. Peygamber'in bir hadisinde şöyle ifade edilmiştir: "İslâm beş
temel üzerine bina edilmiştir. Allâh'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in
O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanmak, namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek ve
Ramazan orucunu tutmaktır."
B.İbadetlerin Hikmetleri
İbadetler öz ve amacı itibariyle kulun yüce yaratıcısını tanıması ve O'nun üstün
kudreti karşısında aczini itiraf etmesi, kendisini kuşatan sonsuz zaman dilimi,
uçsuz bucaksız varlıklar âlemi içinde konumunu bilip ona göre tavır alması ve bu
ruh hali içinde yaratıcısıyla iletişim kurması demektir. Bunun sonucu olarak da
ibadetler, bireyin mutluluğuna, kendisini tanımasına, başta kendisi olmak üzere,
tabiat ve toplumla barışık yaşamasına, dolayısıyla toplumsal huzur ve barışın
sağlanmasına ve sosyal dayanışmaya hizmet eder.
İbadetler, sırf Allah'ın emri olduğu için, Allah'ın (c.c.) emrettiği ve
Peygamberlerin öğrettiği şekilde yapılır. İbadetler, bir takım yararları
bulunduğu için değil, yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yerine
getirilir. Bununla birlikte ibadetlerde bir takım hikmetler, maddi ve manevi
yararlar bulunmaktadır.
Yalnız Allah'ın emrini yerine getirmek ve O'nun sevgisini kazanmak amacıyla
yapılan ibadet, mü'mini Allah'a yaklaştıran en güzel vasıta; sıkıntılardan
koruyan en sağlam sığınaktır. Allah'tan başkasına ibadet yapılmaz. Mü'min,
ibadet sayesinde maddi ihtiraslardan kurtularak, ruhen yükselir, içi kötü
düşüncelerden, dışı olumsuz davranışlardan arınarak ahlaken olgunlaşır ve Cenabı
Hakk'ın sevgili kulu olur. Nitekim Yüce Allâh, "Ey insanlar ! Sizi de, sizden
öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, (kötülüklerden) korunup
sakınanlar olabilesiniz" buyurmaktadır (Bakara, 2/21). Manevi kirlenmenin
önlenmesi ve ahlâki zaafların giderilmesi, uyumlu, tutarlı, dengeli ve huzurlu
bir ruhi hayatın yaşanması bakımından ibadetler en etkili vasıtalardır.
Dinimizde Yüce Yaratıcıya yaklaşmanın yolu, O'na yükselmenin basamağı ve bu
bakımdan en önemli ibadet, namaz ibadetidir. Müslüman, namazda Allah'ın
huzurunda olmanın ve onunla diyalog kurmanın manevî zevkini yaşar, dünya
meşgalelerinden uzaklaşarak ruhen yücelir. Namaz, insanın maddî ve manevî
temizliğine vesile olur. Çünkü namaz kılmak için, kişinin namaz kıldığı yerin,
giysilerinin ve bedeninin temiz olması, ayrıca abdest alması veya gusül etmesi
gerekir. Daha da önemlisi kişi namaz kılmakla günahlardan arınmış olur. Nitekim
Hz. Peygamber günde beş vakit namazı, bir insanın kapısının önünden akıp giden
bir ırmağa, namaz kılmayı da bu ırmaktan her gün beş defa yıkanmaya benzetmiştir
.
Namaz, kalplere sorumluluk duygusunu yerleştirerek, insanın içini her türlü kötü
duygu ve düşüncelerden arındırır, davranışlarını kontrol altına alarak kötülük
yapmasını önler. Konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de, ".Namazı dosdoğru kıl,
gerçekten namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar" buyrulmaktadır (Ankebut
29/45). Ayrıca namazın belirli vakitlerde kılınması, kişiye, düzenli ve
programlı bir hayat yaşamayı öğretir. Diğer taraftan, "Ey iman edenler!
Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah
sabredenlerle beraberdir" (Bakara, 2/153) buyurularak namazın güçlüklere karşı
direnç gösterme konusundaki fonksiyonuna işaret edilmektedir.
Namazın cemaatle kılınması özellikle tavsiye edilmiştir. Zira namazın bu şekilde
ifa edilmesinde, âmir-memur, zengin-fakir, büyük-küçük, kuvvetli-zayıf... her
sınıf insan yan yana, omuz omuza saf bağlar. Namaz sayesinde yan yana gelen
insanlar arasında dayanışma ve kardeşlik duyguları gelişir. Müminlerin, cuma
günü daha kalabalık bir cemaat oluşturarak, işi gücü bırakıp toplu halde ibadet
etmeleri emrolunmuştur . Bayram namazlarında ise, daha kalabalık cemaatler
teşekkül eder. Böylece namazların eda edildiği cami ve mescidler sosyal
dayanışma ve kaynaşma mekanları haline gelir. Cemaat arasındaki bu manevi
yakınlaşma, maddi yardımlaşmaya da zemin hazırlar. Camiye gelemeyen bir
Müslüman'ın diğerleri tarafından aranıp sorulması, hasta veya sağ olduğunun
araştırılması, tesis edilen bu dayanışma ve kaynaşmanın bir göstergesidir.
Oruç ibadeti, nefsi terbiye ederek iradeyi güçlendirir ve böylece insanda kötü
alışkanlıklara karşı direnme gücünü artırır. Nitekim Kur'an'da "Ey iman edenler!
Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı
gibi, size de farz kılındı" buyrulmaktadır (Bakara, 2/183).
Oruç, insanı maddi zevk ve şehvetler peşinde koşturan, dolayısıyla da, Allah'ın
haklarına riayet etmediği için kendisine, insanların haklarına riayet etmediği
için de onlara zulmetmesine sebep olan "nefs-i emâre"yi teskin eder,
aşırılıkları törpüler. Oruç, ruhu kötülüklerden arındıran, sevgi, şefkat ve
merhamet duygularını geliştiren bir ahlak ve davranış eğitimidir. Şöyle ki, oruç
yoksulların durumunu daha iyi anlamaya, dolayısıyla onların sıkıntılarını
giderme yönünde çaba sarf etmeye vesile olur. "Tok, açın halinden anlamaz"
atasözü de bunu ifade etmektedir. Oruç, bireyin toplum içinde uyumlu, güvenilir
ve hoşgörülü olmasını sağlar. Nitekim Hz. Peygamber, "Oruç bir kalkandır; sakın
oruçluyken, cahillik edip de kem söz söylemeyin. Biri size sataşırsa, 'ben
oruçluyum' deyin" buyurmuştur .
Hz. Peygamber'in, "Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz" şeklindeki hadisi, orucun
insan sağlığı bakımından yararlı olduğunu ifade etmektedir. Bu husus tıbben de
kanıtlanmıştır.
Zenginlerin mallarından bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermesi suretiyle yerine
getirilen zekat, bireyin cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arınmasına;
toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet
etmektedir. Kur'an'da bu husus, "Onların mallarından, onları kendisiyle
arındıracağın ve temizleyeceğin sadaka (zekat) al ve onlara dua et." şeklinde
ifade edilmektedir (Tevbe, 9/113). Buna göre zekat, bireylerin mala karşı olan
aşırı tutkusunu azaltmak, fertler arasında karşılıklı sevgi ve saygı duygularını
geliştirmek, servet dağılımının dengeli bir şekilde olmasına katkı sağlamak ve
nihayet servet düşmanlığını önlemek suretiyle toplumsal huzur ve barışın
sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Diğer taraftan zekat, fakir,
kimsesiz, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları
kapsayan geniş bir kitleye yönelik olduğundan, önemli bir sosyal güvenlik
fonksiyonu icra etmektedir.
Her seviyede insanın aynı kıyafete bürünerek yerine getirdiği hac ibadeti,
mahşer ve hesap gününü hatırlatır. Bu da, Allâh katında bütün insanların eşit
olduklarını, dünya hayatının geçici olduğunu; dolayısıyla insanların haklarına
saygılı olmanın gerekliliğini, mal, mülk ve makamların üstünlük aracı
olmayacağını öğretir. Hac, müminlerin samimî bir şekilde Allâh'a yönelerek,
tövbelerinin kabul edilmesine ve günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Kutsal
yerleri görmek, insana manevî bir heyecan vererek dini duyguları kuvvetlendirir.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden kutsal topraklara gelen, renkleri ve dilleri ayrı
olan insanları tek gaye etrafında birleştiren hac, insanların tanışmalarına,
birlik ve kardeşlik şuurunun oluşmasına vesile olur ve problemlerin çözümüne
katkı sağlar. Bu yönüyle hac, milletlerarası bir kongre niteliği taşır.
Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olan
kurbanın ruhunda Hakka yakınlık ve halka fedakarlıkta bulunma anlayışı vardır.
Kurban; asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında önemli bir yer
tutmaktadır. Kurban, Müslüman'ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda
etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir. Diğer taraftan kurban, insanın nefsani
arzularını ve süflî duygularını boğazladığının da sembolik bir ifadesidir.
İlahî dinlerin sonuncusu olan İslam; ferdi, ruhi-derûni hikmetlere ve insanî
erdemlere ulaştırmayı öngörürken; toplumlar için, birleştirici ve bütünleştirici
bazı emir ve uygulamaları da müesseseleştirmiştir. İslam dininin bu üstün
özelliği, zekat, hac ve kurban gibi sosyal boyutlu malî ibadetlerde daha
belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ibadetler, asırlardan beri bütün Müslüman
toplumlarda, genel esasları ve özü hiç bir değişikliğe ve müdahaleye uğramadan
devam etmiş ve yeni nesillere intikal ettirilmiştir.
C. Hz. Peygamberin İbadet Hayatı
Her konuda olduğu gibi ibadetler konusunda da ümmetine örnek olan Hz. Peygamber,
ibadetlerde kulluk bilincinin diri tutulmasına önem vermiş; imanın anlam ve
lezzetinin, ancak ibadet ve güzel davranışlarla desteklendiğinde
yakalanabileceğini belirtmiştir . Zira sosyal hayattaki bilinçli duyarlılık,
Allah'a karşı sorumluluk bilinci diye de ifade edebileceğimiz takva hali böyle
oluşur. Sürekli Yüce Allâh'a ibadetle meşgul olan Hz. Peygamber, ibadetlerine
devam etmiş, ömrü boyunca hiçbir ibadetini bırakmamış; "en hayırlı ibadet, az da
olsa, devamlı olandır" buyurmuştur .
Hz. Peygamber, kendisi ibadetlere son derece düşkün olmasına rağmen, ümmetinin
daha fazla ibadet etme gayretiyle de olsa, aşırı gitmesini hoş karşılamamış,
bunu helâk sebebi saymıştır. Hz. Peygamber'in ibadet hayatı hakkında bilgi alan
üç sahabi, onun geçmiş ve gelecek bütün günahları affedilmesine rağmen böyle
ibadet etmesini göz önüne alarak; biri hayatı boyunca uyumadan geceleri namaz
kılacağını, ikincisi hayatı boyunca oruç tutacağını, üçüncüsü de evlenmeyeceğini
söylemiştir. Bu haber kendisine ulaşınca Hz. Peygamber, "Sizler böyle böyle
söylemişsiniz. Halbuki Allah'a yemin olsun Allah'tan en çok korkanınız ve
yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Fakat buna rağmen, bazen oruç tutar,
bazen tutmam; geceleri biraz namaz kılar, biraz da uyurum ve evlenmiş
bulunuyorum. İşte bu benim sünnetimdir, kim sünnetimi beğenmezse benden
değildir" buyurmuştur.
Hz. Peygamber, ibadetlerde uyguladığı ve ümmetine tavsiye ettiği prensiplerden
biri de kolaylık prensibidir. Bu sebeple, O'nun gönlü, hiçbir zaman kişilerin
ibadet etme gayretiyle de olsa ağır yükler altına girmesine razı olmamıştır.
Öyle ki O, ibadetin veya dini bir hükmün aslının korunması kaydıyla her konuda
Müslümanlar için hep kolay olanı tercih etmiştir .
Hz. Peygamber dinin direği olarak tanımladığı namaza çok düşkün olup , onu
gözünün nuru olarak nitelendirmiştir . Kur'an'ın emrine uyarak namazlarını huşu
üzere kılan Hz. Peygamber, namaz kılarken sanki dünyaya veda eder, âhiret
alemine dalardı . Zaten asıl olan, ibadetlerin Allâh'ı görüyormuşçasına
yapılmasıdır. Nitekim Cibrîl hadisinde ihsanı bu şekilde tanımlamış ve "her ne
kadar biz Allah'ı görmüyorsak da Allah bizi görür" demiştir .
Farz namazlara ilave olarak değişik zamanlarda nafile namazlar da kılan Hz.
Peygamber, gece ibadetine önem vermiştir. Özellikle Ramazan gecelerini ihya
etmiş ve ramazanın son on gününü itikâfla geçirmiştir . Okuduğu ayetlerin derin
anlamları üzerinde düşünmüş, namazların peşinden sık sık kısa ve özlü dualar
yapmış, Yüce Allâh'ı zikrederek, bol bol tövbe ve istiğfarda bulunmuştur. Kur'an
okumayı ve başkasının okuduğu Kur'an'ı dinlemeyi çok seven Hz. Peygamber,
Ramazan gecelerinde Cebrâil ile buluşarak Kur'an'ı mukabele etmişlerdir.
Oruçla ilgili olarak Hz. Peygamber, iftarda acele edilmesini, sahurda ise imsak
vaktine kadar yenilmesini tavsiye emiş; sahur yemeğinde bereket olduğunu
söylemiştir . Hz. Peygamber Ramazan orucunun yanında, yılın belirli dönemlerinde
daha yoğun olmak üzere nafile oruçlar tutmuştur. Her ayın ortasına denk gelen
günlerde, Pazartesi ve Perşembe günlerinde, Muharrem ayının 9-10 veya 10-11.
günlerinde, Şevval ayında 6 gün oruç tuttuğu ve ümmetine tavsiye ettiği, Recep
ve Şaban aylarında ise daha fazla oruç tuttuğu hadis kaynaklarında yer
almaktadır.
Hz. Peygamber, ihtiyacından fazla malını hiçbir zaman elinde tutmamış,
komşularına ve ihtiyaç sahibi kimselere göndermiştir. İnsanların en cömerti olan
Hz. Peygamber, inananları zekatlarını vermeye ve zekatla da yetinmeyip onun
dışında da ihtiyaç sahiplerine mali yardımda bulunmaya davet etmiştir.
Zekatların biran evvel yerlerine ulaştırılmasına özen göstermiş, toplanan
zekatları mümkün mertebe hiç bekletmeden dağıtmıştır.
Her konuda Müslümanlara örnek olan Hz. Peygamber, hiç şüphesiz ibadet konusunda
da en güzel örnektir. Her Müslüman'ın gücü nispetinde onu örnek alarak kendisine
bir ibadet programı oluşturması gerekir. Bununla birlikte, ümit ile korku
arasında yaşamayı prensip edinmesi gereken Müslüman bireyin, ibadetlerini
yetersiz görerek ümitsizliğe düşmesi doğru olmadığı gibi, ibadetlerine güvenmesi
de doğru değildir.
D.Günlük, Haftalık, Yıllık İbadetler ve Bunların Yapılışı
Dini emirlerle yükümlü olan Müslüman'ın, hayatı boyunca yapması gereken
ibadetler vardır. Bu ibadetlerden bir kısmının her gün, her hafta veya her yıl
tekrar edilmesi gerekirken, bir kısmının ömürde bir kez yapılması yeterlidir.
Günlük yapılması gereken ibadet, beş vakit namazdır. Bunun yanında haftada bir
defa Cuma namazı kılınır.
Her yıl tekrar edilmesi gereken ibadetler ise, zekat, Ramazan ayında tutulan
oruç, yılda iki kez kılınan bayram namazları ve Kurban bayramında kesilen
kurbandır. Hac ibadeti ise, ömürde bir defa yapılmakla yerine getirilir.
Bunların dışında, belirli bir periyoda bağlı olmaksızın, cenaze namazı, adak,
nafile namaz, sadaka ve kurbanlar, dua ve zikirler ibadet olarak ifa
edilmektedir. Her ibadetin, kendine göre şartları ve yerine getiriliş şekilleri
bulunmaktadır.
1.Temizlik ve Bunun İbadetlerle İlişkisi
İslâm dini, hem maddi hem de manevi temizliğe büyük önem vermiş; gerek genel
anlamda temizlik gerekse ibadet amaçlı temizlikle ilgili bir takım ilke ve
ölçüler getirerek temizliği bazı ibadetler için ön şart saymıştır. Bu, İslâm
dininin, insan hayatını maddi ve manevi yönleriyle bir bütün halinde ele
aldığının bir göstergesidir. Çünkü ruhun yücelebilmesi ve insanın manevi bir
atmosfere geçebilmesi, kişinin manevi kirlerden arınması, Allah'ı tanıyıp O'na
ibadet ve itaat etmesiyle ilgili olduğu kadar insanı çevreleyen fizik şartların
buna uygun olmasına da bağlıdır. Kuşkusuz, bu anlamda beden ve çevre
temizliğiyle ibadet hayatı ve manevi arınma arasında sıkı bir bağ vardır. Zira
Kuran-ı Kerim'de temizlikten bahsedilirken hem maddi hem de manevi temizliği
kapsayacak şekilde söz edilmesi bunun açık bir kanıtıdır.
İslâm kültüründe genel anlamdaki temizlik ile ibadet amaçlı temizlik birbirini
tamamladığından, İslâm alimleri temizliği maddi, hükmi ve manevi temizlik
şeklinde üçe ayırmışlardır. Maddi temizlik denilince akla beden, elbise ve çevre
temizliği gelir. Bunlar, genelde ibadetlere hazırlık ve ön şart olarak, kimi
durumlarda da bizzat ibadet olarak değerlendirilmiştir. Hükmi temizlik; namazın
şartlarından olan ve diğer bazı ibadetlerde de tavsiye edilen abdest ve guslü
ifade etmektedir. Manevî temizlik ise, kişinin gıybet, yalan, haram yemek,
kendisine emanet edilen mallara hıyanette bulunmak gibi günahlardan uzuvlarını;
haset, kibir, gösteriş, hırs ve benzeri duygu ve düşüncelerden kalbini; benlik
ve bilincini Allah'tan gayrisinden arındırmasıdır.
Bir ayette, ".tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler
için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tutun" (Bakara,2/125) buyurularak ibadet
yerlerinin temiz tutulması istenirken, başka bir ayette de ".Allah tertemiz
olanları sever" (Tevbe,9/108) buyurularak Allah'ın sevgisini kazanmanın yolunun
temiz olmaktan geçtiği haber verilmektedir. Hz. Peygamber de, "Temizlik imanın
yarısıdır" , "Allah temizdir, temizliği sever" , şeklindeki sözleriyle ve
değişik vesilelerle çevre, beden ve ibadet yerlerinin temizliğini emretmiş veya
tavsiyede bulunmuş, kendisi de bu konudaki davranışlarıyla ashabına ve bütün
Müslümanlara örnek olmuştur.
2.Namaz
Namaz İslâm'ın beş temel esasından biri olup, belli eylemler ve rükünleri
bulunan; içerisinde zikir, tesbih, dua, kıyam, rüku, secde gibi alt ibadetleri
toplayan özel ve önemli bir ibadettir.
Namazlar; farz, vacip ve nâfile olmak üzere üçe; farz namazlar ise, farz-ı ayın
ve farz-i kifâye olmak üzere ikiye ayrılır. Farz-ı ayın olan namazlar, her gün
beş vakit kılınan namazlar ile Cuma namazı olup, buluğ çağına erişmiş, akıllı
her Müslüman'a farzdır. Terk edilmesi, kılınmaması büyük günahtır. Günlük farz
namazlar, sabah namazı 2 rek'at, öğle namazı 4 rek'at, ikindi namazı 4 rek'at,
akşam namazı 3 rek'at ve yatsı namazı 4 rek'at olmak üzere toplam 17 rek'attır.
Cuma günleri öğle vaktinde kılınan Cuma namazı, cemaatla kılınmakta olup 2
rek'attır. Farz-ı kifaye olan namaz ise, Müslüman öldüğünde kılınması gereken
cenaze namazıdır. Müslümanlardan bir kısmı kıldığında diğerlerinden bu farz
düşer. Kılınmadığında, o bölgedeki bütün Müslümanlar günahkar olur. Vitir
namazı, bayram namazları, adak namazı, bozulan nafile namazının kazası ve sehiv
secdesi, vacip namazlardır.
Farz ve vacip namazların dışında kalan namazlar ise nafiledir. Namazlardan önce
ve sonra kılınan sünnetler; tahiyyetü'l-mescit, kuşluk, teheccüt gibi
müstehablar ve kişinin kendisinin kılmış olduğu fazladan namazlar nâfile
kapsamında yer alır. Nafile namazların terkinden dolayı insan günahkar olmaz.
Namazın farz olması için kişinin, Müslüman, buluğ çağına ulaşmış ve akıllı
olması gerekir. Bunlara namazın vücup şartları denir. Namazın sahih ve eksiksiz
bir şekilde kılınabilmesi için, bir takım farzları, vacipleri, sünnetleri ve
âdâbı bulunmaktadır.
3.Oruç
Bedenî ibadetlerden biri olan oruç, imsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek,
içmek ve cinsî münasebetten uzak durarak ifa edilir. İmsak vakti, başka bir
deyişle oruç
yasaklarının başlama vakti, fecr-i sâdık, yani tan yerinin ağarmasıdır. İftar
vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir.
Akıllı, buluğ çağına erişmiş Müslüman'ın Ramazan orucunu tutması farzdır. Ancak
oruç tutamayacak kadar hasta olanlar ile yolculukta bulunanlar oruç
tutmayabilirler. Hastalar iyileşince, yolcular da memleketlerine dönünce
tutmadıkları oruçları kaza ederler. Hasta olan kişinin iyileşme ihtimali yoksa,
tutmadığı her gün için bir fidye verir; yani bir fakiri bir gün doyurur. Hayız
ve nifas halindeki kadınlar, bu günlerinde oruç tutmayıp daha sonra gününe gün
kaza ederler.
Adak oruçların tutulması ile bozulan nafile oruçların kaza edilmesi vaciptir.
Bunların dışında kalan ve mekruh olmayan oruçlar ise nafile oruçlardır. Ramazan
Bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört gününde oruç tutmak tahrimen
mekruhtur.
4.Zekat
Malî ibadetlerden biri olan zekat, İslâm'ın beş temel esasından biridir.
Kur'an-ı Kerim'de "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin..." buyrulmaktadır
(Bakara, 2/43).
Bir Müslüman'ın zekât vermekle mükellef olması için, akıllı, ergenlik çağına
erişmiş olması, hür olması; borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisap
miktarı mala sahip olması gerekir. Nisap zekat, sadaka-i fıtır, kurban gibi
ibadetler için konulan asgari zenginlik ölçüsüdür. Ayrıca nisap miktarı mala
sahip olan kimsenin zekâtla mükellef olması için, bu malın sahibine kazanç ve
fayda sağlar durumda olması ve kazanılmasının üstünden bir yıl geçmesi gerekir.
Zekâta tabî mallar Kur'an-ı Kerim'de, altın ve gümüş, tahıllar ve meyveler,
ticaret ve benzeri işlerden elde edilen kazançlar, madenler ve benzeri yer altı
servetleri ve diğer mallar şeklinde belirlenmiştir .
Genel olarak malların zekâtı kırkta bir oranındadır. Ancak tarım ürünlerinde
masraflı olup olmamasına göre yirmide bir veya onda bir oranındadır. Hayvanlarda
ise, hayvanın cinsine göre ayrı ayrı belirlenmiştir.
Zekât Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtildiği gibi fakirlere, yoksullara,
borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda olanlara, kalbi İslâm'a ısındırılmak
istenenlere, esir ve kölelikten kurtulmak isteyenlere verilir. Zekât anne, baba,
büyükanne ve büyükbabalara, çocuklara ve torunlara; gayrimüslimler ile
zenginlere verilmez.
5.Hac
Hac, Mekke'de bulunan Kabe'yi ve civarındaki kutsal olan özel yerleri, belirli
vakti içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmek ve yapılması gereken diğer hac
görevlerini yerine getirmek suretiyle yapılır.
Kur'an-ı Kerim'de; "Gitmeye gücü yetenlerin Kâbe'yi ziyaret etmeleri, Allâh'ın
insanlar üzerinde bir hakkıdır" buyurulmaktadır (Al-i İmran 3/97). Hz. Peygamber
de; haccın İslâm beş esasından biri olduğunu , önemini ve yararlarını belirtmiş;
nasıl yapılacağını fiilen göstermiştir.
Gücü yeten, yani sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı
ve ergenlik çağına erişmiş Müslümanların, ömürlerinde bir defa haccetmeleri
farzdır. Bu şartları taşıyan kişinin, imkan elde edince, geciktirmeden bu farzı
yerine getirmesi gerekir. Hayatında bir defa hac yapmış olan Müslüman'ın bir
daha haccetmesi gerekmez.
6.Kurban
Kurbân, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak
kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.
Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal
varlığına sahip ve misafir olmayan Müslüman'ın yerine getireceği mali bir
ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 20 miskal (80.18 gr.) altın
veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir;
dolayısıyla Allah'ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi ve
Allah yolunda fedakarlığın nişanesi olarak kurban kesmelidir.
Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar
kurban olarak kesilemezler. Kurban olabilmesi için, kurbanlık hayvanın süt
dişlerini değiştirmiş olması gerekir. Bu da, deve 5; sığır ve manda 2; koyun ve
keçi 1 yaşını doldurunca gerçekleşir.
Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar
ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine
getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği ve ekolojik dengenin korunması için
gerekli tedbirler alınmalıdır. Kurban kesimi esnasında, psikolojik açıdan
etkilenmemeleri için çocukların kesim mahallinden uzak tutulmalarına dikkat
edilmelidir. Aynı şekilde, hayvanların diğerinin kesimine şahit olacak şekilde
yan yana bulundurulmaları da uygun değildir.
7.Adak
Adak, dinen mükellef olmadığı halde, kişinin farz veya vacip türünden bir
ibadeti yapacağına dair Allâh'a söz vermesine denir. Adak, ferdin, arzu ettiğine
kavuşmak, korktuğundan sakınmak hususunda Allâh'ın yardım ve desteğini sağlamak
amacıyla, kendiliğinden bir takım dinî mükellefiyetler altına girmesi olarak
yorumlanabilir. Bu nedenle, adak hemen hemen bütün dinlerde değişik şekillerde
bulunmaktadır.
Bir adağın dinen geçerli olabilmesi için, adakta bulunan şahsın, akıllı, buluğ
çağına erişmiş ve Müslüman olması gerekir. Ayrıca adanan şeyin, gerçekte mümkün,
dinen de makbul ve meşru olması, namaz, oruç, hac, kurban, sadaka gibi farz veya
vacip ibadetler cinsinden olması gerekir. Türbelere mum yakma, bez bağlama,
horoz kesme, şeker ve helva dağıtma şeklinde yapılan adaklar geçersizdir.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İSLÂM VE SOSYAL HAYAT
A. Sosyal İlişkiler ve Çevredekilere Karşı Görevler
İslam dininin temel hedefi, insanların dünyada huzur, güven ve mutluluk içinde
yaşaması, ahirette de ebedi saadete ulaşmasıdır. Bireyin gerçek anlamda huzur ve
mutluluğu elde edebilmesi için gerekli olan ve Allâh ile, diğer insanlar ve
çevresiyle ilişkilerini düzenleyen prensipler İslâm'da mevcuttur. Aile
bireylerine karşı davranışlardan, akraba, komşu, arkadaş, dost ve diğer
insanlarla ilişkilere; iş hayatından sosyal ve toplumsal ödev ve sorumluluklara
kadar her alanda dinin emir, yasak ve tavsiyelerine uymak, Müslümanlığın en
önemli göstergelerindendir. İbadetlerini yerine getirdiği halde sosyal
ilişkilerinde doğru, dürüst, haktan yana ve adil davranmayan kişi, iyi bir
Müslüman değildir.
Kur'an'da, imanın zikredildiği hemen her yerde, olumlu anlamdaki sosyal
ilişkileri de içine alan 'salih ameller'den söz edilmesi, İslâm'ın sosyal
ilişkilere verdiği önemi ortaya koymaktadır. Hz. Peygamberin hadislerinde de,
bir çok güzel iş ve davranış inancın gereği olarak değerlendirilmektedir. İslam
dini bireysel dindarlığın ötesinde, sosyal ödevler ve sorumluluklar alanında çok
önemli ilkeler ortaya koymuştur. 'İyilik ve İslâmî sorumluluk bilinci üzere
yardımlaşma ve dayanışma, kötülük ve düşmanlığa ise asla arka çıkmama ve
yardımcı olmama' ; toplumda iyiliklerin ve güzelliklerin hakim hale gelmesi ve
yaygınlaştırılması, kötülüklerin ve haksızlıkların önlenmesi ve ortadan
kaldırılması ve böylece erdemli bir toplum oluşturulması için çalışma bunlardan
bazılarıdır.
İslam dini, kişinin çevresine karşı duyarlı davranmasını ve kendinden önce
başkalarını düşünmesini sağlayacak, İslâmî sorumluluk bilinci, diğerkamlık,
ihsan, ihlas, sadâkat, ahde vefa, iffet ve haya gibi pek çok ilke ortaya
koymuştur. Buna karşılık, kişinin çevresine duyarsız kalmasına yol açacak ve
hatta çevresine zarar vermesine sebep olacak bencillik, cimrilik, haksızlıklar
karşısında sessiz kalma ve duyarsızlık gibi nitelikleri de yasaklamıştır.
B. Aile
Toplumun çekirdeği ve en temel birimi olan aile, en eski sosyal müesseselerden
olup, insanlığın devamı ve gelişmesi hususunda çok önemli fonksiyonlar
üstlenmiştir. Ailenin en önemli ve belki de en başta gelen fonksiyonu, insan
neslinin devamına hizmet etmesidir. Bunun yanında aile, dünyaya gelen çocukların
beden, zihin ve ahlak bakımından sağlıklı ve dengeli yetişmelerinde önemli
roller üstlenmekte, böylece insanlığın her bakımdan gelişmesine katkı
sağlamaktadır.
Aile, fertler için hem dış çevrenin olumsuz şartlarından koruyucu, hem de
eğitici ve yönlendirici ilk ocak hüviyetini taşımaktadır. Çocuğun, toplumun
beklentisi doğrultusunda din ve hukuk kurallarına saygılı bir şekilde yetişmesi
ancak aile ile sağlanabilir. Bu nedenle eğitimciler aileyi ilk ve en etkili
eğitim kurumu olarak kabul etmektedirler.
Aile, dinî değer ve yaşayışın korunmasını, milli varlığın ve kültürün
yaşamasını, geliştirilip devam ettirilmesini ve gelecek nesillere aktarılmasını
sağlayan araçların en önemlisidir. Sonuç olarak çocukların, ruh ve beden sağlığı
içinde doğup büyümesi, kişilik ve ahlak eğitimi, sosyalleştirilmesi ailesiz
mümkün olmamaktadır.
Bütün bunların yanında aile, insanın verimliliği, mutluluğu, ruh ve beden
sağlığını koruması için vazgeçilmez bir kurumdur. Kur'an-ı Kerim'de, "Kendileri
ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir
sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun varlığının ve kudretinin delillerindendir.
Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ibretler vardır." buyurulmaktadır .
Kur'an'da evlilik ve ailenin Allah'ın varlığının delili olarak kabul edilmesi,
İslâm'ın aile kurumuna verdiği önemi göstermekte, aynı zamanda evliliğin
fıtratın gereği olduğuna işaret etmektedir.
Sağlam bir toplum, huzurlu ve sağlıklı bir yuva için, ailenin sağlam temeller
üzerine kurulması gerekir. Ailenin kişi ve toplum hayatı, hatta insanlık için
üstlendiği önemli görevleri yerine getirmesi, bu kurumun sürekliliğine, aile
fertlerinin uyumluluğuna ve aralarındaki iş bölümüne bağlıdır. Aile yuvası,
eşine ve çocuklarına bağlılığı, yuvanın mutluluğuna katkıda bulunmayı kendi
istek ve tutkularının üstünde tutan fedakar kadın ve erkek tipinin buluştuğu
yerdir. Kalıcı mutluluk ve huzur böyle bir yuva ile sağlanabilir. Evliliğin
sadece nefsi arzuların tatmin aracı olarak görülmesi İslâm inancıyla bağdaşmaz.
İşte bu sebeple İslâm dini, evliliğin devamlı olmak üzere kurulmasını öngörmüş;
bunu sağlamak amacıyla kişinin kendine uygun ve denk olan eşi seçmesini tavsiye
etmiştir .
Ailenin devamı için de, oldukça önemli prensipler ortaya konmuştur. Aile içinde,
sevgi, saygı ve nezaket; hoşgörü ve anlayış; haklara saygı; iffet, haya,
sadakat, vefa ve güven; doğruluk, dürüstlük ve içtenlik; dengeli ve itidalli
olmak tavsiye edilmiş, ailenin yıkılmasına yol açabilecek şiddet; çatışma ve
sürtüşme; hoşgörüsüzlük; haklara saygısızlık; sadakatsizlik, iffetsizlik ve
hayasızlık; iki yüzlülük ve samimiyetsizlik yasaklanmıştır.
Kur'ânı kerim'de kadınlarla güzel geçinme emredilmiştir . Ailenin huzurlu bir
şekilde ayakta kalması, samimiyet ve içtenlikle mümkündür. Ailede bireylerin
maddi ihtiyaçları, bir şekilde giderilebilir veya karşılıklı anlayışla bunların
yoklukluğu göğüslenebilir. Ancak sevgi, hoşgörü ve samimiyetin bulunmadığı bir
yuvada, maddi ihtiyaçlar karşılansa bile huzura kavuşulamaz. Hz. Peygamber,
"Mü'minler arasında imanı en kusursuz olan, ahlakı en güzel olandır. Ahlak
bakımından en iyiniz de, ailesine karşı en iyi olandır" buyurmaktadır .
C. Akraba ve Yakınlarla İlişkiler
İslam dininde akrabalık bağlarının korunması, önemli görevlerden biridir. Buna
karşılık akrabalar ile ilişkilerin kesilmesi ise, büyük günahlardandır. Yüce
Allâh Kur'ân-ı Kerim'de, yakınların korunup gözetilmesi, onlara yardım edilmesi
ve akrabalık bağlarının koparılmaması hususunda uyarılarda bulunmuş; ". Allah'a
karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının." (Nisa, 4/1),
"Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa haklarını ver, fakat saçıp savurma." (İsra,
17/26) buyurmuştur.
Akrabalık bağlarını korumanın Yüce Allah'la irtibatı sağlam tutmaya vesile
olacağına işaret eden Hz. Peygamber, ". Sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda
bolluk, ömürde uzamadır." buyurmuştur . Başka bir hadislerinde de,
"Büyüklerimizi saymayan, küçüklerimizi sevmeyen bizden değildir" buyurmuştur .
Büyük denince, ilk önce akla anne ve baba; küçük denince de çocuklar gelir.
İnsanın, Allâh'a iman ve ibadetten sonra en önemli ödevi, ana ve babasına saygı,
sevgi ve ilgi göstermesidir. Kur'an'da, "Biz insana, anne ve babasına iyi
davranmasını emrettik." buyurulmaktadır (Ahkaf 46/15). Çocuklar küçük olsun,
büyük olsun anne ve babalarına itaat ve hürmette kusur etmemelidir. Hayatın
çeşitli zorlukları içinde onları büyütüp, her sıkıntıya katlanan anne ve
babalar, her bakımdan hürmet ve itaate layıktırlar. Kur'an-ı Kerim'de, "Allâh
Teâlâ'ya ibadet"ten sonra, anne-babaya itaatin, onlara iyi davranmanın
emredilmesi, konunun önemini göstermektedir .
Anne ve babaya karşı yerine getirilmesi gereken birçok görev vardır. Onların
maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, onlara huzurlu bir ortam sağlamak için
çalışmak, haram olmayan konularda isteklerini yerine getirmek, ibadetlerine
yardımcı olmak, haklarında hayır duada bulunmak, onların itibarlarını korumak,
onları incitecek fiil ve davranışlardan uzak durmak, vasiyetlerini yerine
getirmek, öldükten sonra dostlarıyla ve sevdikleriyle ilişkiyi devam ettirmek
onlara karşı vazifelerimizdendir.
Ana-babaya karşı gelmek ise büyük günahlardan kabul edilmiştir . Hz. Peygamber,
onlara itaat ve ikram etmenin Cennet'e, isyan ve saygısızlık etmenin ise
Cehennem'e girmeye sebep olacağını bildirmiş ; anne-babası yanında ihtiyarladığı
halde Cennet'i kazanamayanları ise kınamıştır . "Rabbın rızası, ana-babanın
rızasına, öfkesi de onların öfkesine bağlıdır." hadisi , ahireti kazanmanın
onlara itaatten geçtiğini açıkça göstermektedir. Zira anne ve babanın çocuğu
hakkındaki duası makbuldür .
Bunun yanında, ana-babasına isyan eden kişi, sadece ahirette değil, dünyada da
karşılığını görecektir . En azından aynı kötü muameleye kendisi de maruz
kalacaktır. Nitekim Hz. Peygamber "Babalarınıza iyi davranın ki, çocuklarınız da
size iyi davransın ." buyurmuştur .
Çocukları sevmek de, onların eğitimini güzel yapmak, dünya ve ahiret için
hazırlamakla olur. Anne ve baba, çocuklarının bedenen ve ruhen güzelce
yetiştirilip insanlığa yararlı bir üye haline gelmeleri için ellerinden geleni
yapacaklardır. Bunun için de öncelikle kendilerinin güzel örnek olmaları,
çocuklarına haram lokma yedirmemeleri, eğitimleriyle ilgilenip doğru ve faydalı
bilgi vermeleri gerekir.
Ancak büyükler, ana-babadan ibaret olmadığı gibi küçükler de çocuklardan ibaret
değildir. Ana-babanın yanında büyükanne-büyükbabalar, ağabeyler, ablalar,
amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, komşu amcalar, komşu teyzeler, komşu
ağabeyler, komşu ablalar. büyüklerimizden olduğu gibi, nerede olursa olsunlar
yaşlılar, öğretmenler, devlet görevlileri de büyüklerimizdendir. Müslüman
bunların hepsine saygı gösterir.
Yüce Allâh, Kur'an'da komşulara sevgi, saygı ve ilgi gösterilmesini
emretmektedir . Hz. Peygamber de, "Cebrail bana komşular hakkında o kadar
ısrarlı tavsiyelerde bulundu ki, komşu komşuya varis olacak sandım." ; başka bir
hadiste de, "Allâh'a ve ahirete iman eden komşusunu rahatsız etmesin."
buyurmuştur . Bir defasında üç defa tekrar ederek "vallâhi kamil mü'min
değildir" diye yemin etmiş; "kim" diye sorulunca da, "komşusu, şerrinden emin
olmayan kimse" buyurmuştur .
Güzel ahlakın göstergelerinden biri de, misafire saygı, sevgi ve ilgi göstermek,
misafiri ağırlamaktır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, "Allâh'a ve Ahiret gününe
iman eden misafirine ikram etsin" buyurmuştur
D. Diğer İnsanlarla İlişkiler
İslâm dini, diğer insanlarla ilişkilerde samimiyet, güler yüz, tevazu,
fedakarlık, ahde vefa, dürüstlük ve sadakat öngörmektedir. Başta aile bireyleri
olmak üzere akraba, komşu ve diğer insanlarla; sevgi, saygı ve güven esasına
dayanan iyi ilişkiler kurulmalıdır. Hz. Peygamber "Mümin kendisiyle iyi
geçinilen kimsedir. Başkasıyla kaynaşmayan ve kendisiyle iyi geçinilmeyen kişide
hayır yoktur." buyurmuştur .
Hz. Peygamber, birbirimizi sevmeyi imanın gereği olarak kabul etmiş ve "İmân
etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de kamil bir imana sahip
olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi?..
Aranızda selamı yayınız" buyurmuştur . Başka bir hadisinde de bu sevginin
ölçüsünü şöyle açıklamıştır: "Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine
acımada ve merhamette, bir vücut gibidir. Bir organ rahatsız olduğunda, diğer
organlar da onunla birlikte ateşlenir, uykusuz kalırlar."
Sevginin göstergelerinden biri, sevilenin hakkına saygı duymak, ona zarar
verecek söz ve davranışlardan uzak durmaktır. Nitekim Hz. Peygamber, yanında
çokça namaz kılıp, oruç tutan ve sadaka dağıtan, fakat söz ve davranışlarıyla
komşularını inciten kadından bahsedildiğinde, "o kadın Cehennemdedir"
buyurmuştur . Başka bir hadiste ise, "Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse
cennete giremez." demiştir .
İslâm dini, fert ve toplum haklarına yönelik bütün tecavüz çeşitlerini
yasaklamıştır. Bu çerçeveden olarak, kişisel çıkarlar uğruna toplum
menfaatlerini çiğnemek, başarılamayacak işlere talip olmak, görevi kötüye
kullanmak, rüşvet ve faiz almak, karaborsacılık yapmak, kamu veya şahıs menkul
ve gayri menkullerini zimmete geçirmek, alışveriş ve ticarette hile yapmak,
aldatmak, sövmek, dövmek, kalp kırmak, gıybet etmek, iftira atmak, kişilerin
şahsiyetlerine ve namuslarına dil uzatmak, yalan söylemek, haksız yere baskıda
bulunmak, topluma zarar veren sonuçlar doğuran çirkin ve yüz kızartıcı işleri
yaparak kötü örnek olmak haram kılınmıştır.
Müslüman uyumlu, uyum sağlanılan ve kendisinden kötülük beklenilmeyen insandır .
Nitekim Hz. Peygamber "Sizin en iyiniz kendisinden iyilik beklenen ve
kötülüğünden emin olunandır. Sizin en kötünüz de, kendisinden iyilik
beklenmeyen, kötülüğünden de emin olunmayandır" buyurmuştur.
Kişi kendisine kötü davranıldığında dahi, güzellikle karşılık vermelidir.
Atalarımız;
"İyiliğe kötülük şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik er kişinin kârı"
demişlerdir. Zira güzel ahlak; mahrum edene vermek, ilgiyi kesene alaka
göstermek, zulmedeni affetmektir. Kur'an'da da, "İyilikle kötülük bir olmaz.
Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında
düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir" buyurulmaktadır
(Fussilet 41/34).
Sosyal ilişkilerde İslâm'ın öngördüğü kurallardan biri de, iyilikte
yardımlaşmaktır. Kur'an'da, "İyilik ve takvâda yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta
yardımlaşmayın" buyurulmaktadır (Maide 5/2). Hz. Peygamber de, Müslümanların
yardımlaşmaları, birbirlerini desteklemeleri konusunda onları, tuğlaları
birbirine kenetlenmiş, ayakta durması için bir kısmı diğerini destekleyen binaya
benzetmiştir .
Allâh'ın rahmetini, yardımını ve rızasını isteyen kişinin, mutlaka ihtiyaç
sahiplerine yardım elini uzatması gerekir . Zaten bu aynı zamanda dini bir ödev,
toplumsal bir sorumluluktur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de zenginin malında fakirin
hakkının bulunduğu bildirilmektedir . Zenginlerin, ihtiyacını giderecek miktarı
fakire vermesi farzdır. Eğer fakirler aç, bîilâç kalacak olurlarsa, Allah,
zenginleri bundan sorumlu tutacaktır. Nitekim Hz. Peygamber üç defa yemin
ederek, "gerçekten iman etmiş olmaz" der. Ashap, "kim ey Allah'ın Elçisi!?" diye
sorunca, "Komşusunun yanı başında aç olduğunu bildiği halde kendisi tok olarak
geceleyen kişi" diye cevap verir .
Müslümanların birbirlerine karşı sorumlu oldukları yardımlaşmanın bir şekli de
ödünç vermektir. Dinimizde borç vermek, Allâh rızasına erdirecek bir amel olarak
kabul edilmiştir. Zira bu, insanların karşılıksız olarak ihtiyacını karşılar,
maddî bunalımları giderir. Bunun için Hz. Peygamber borç vermenin sadakadan daha
güzel, daha faziletli olduğunu bildirmiştir . Allâh rızası için borç vermek
Kur'an-ı Kerim'de, Allâh'a borç vermek gibi kabul edilmiş ve karşılığının kat
kat ödeneceği haber verilmiştir.
Yardımlaşma sadece maddî alanda ve ihtiyacın karşılanması yönünde olmaz. Kişinin
kötülük yapmasına engel olmak da ona yardım etmektir. Allâh'ın Rasulü; "Zalim de
mazlum da olsa kardeşine yardım et." buyurur. Bunun üzerine, "yâ Rasulallah,
mazluma yardım etmeyi anlıyoruz fakat, zalimse nasıl yardım ederiz?" diye
sorulunca, Hz. Peygamber, "Onu zulümden alıkoyarsan, bu da ona yardımdır"
buyurur.
Hz. Peygamber insanların toplumsal sorumluluklarına işaret etmek üzere bir
gemiyi paylaşan ve bir kısmı üstte, bir kısmı altta bulunan insanları örnek
vermiştir. Altta bulunanlar, su ihtiyaçlarını karşılamak için gemiyi delmek
istediklerinde üsttekiler buna mani olmazlarsa gemi batar ve hepsi birden
boğulurlar; eğer mani olurlarsa hepsi de kurtulurlar demiştir .
E. Kadın
Kadın ve erkek eşit ve birbirini tamamlayan varlıklardır. Gerek varlık olarak,
gerekse dinî sorumluluk, hukukî ehliyet, temel hak ve hürriyetler bakımından
ilkesel bazda kadın erkek ayrımı söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede
Yüce Allah'ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün
insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah'a kulluk etmekle yükümlüdürler.
İslâm'da insanlık ve Allah'a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark
bulunmadığı gibi temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı
bulunmamaktadır.
Kadına hiçbir değerin verilmediği, kız çocuğuna sahip olmanın utanç verici bir
durum kabul edildiği, bu nedenle bazen kız çocuklarının diri diri toprağa
gömüldüğü bir dönemde İslâm, davetin başladığı ilk yıllarında kadını muhatap
olarak kabul etmiş, bu konuda kadın erkek arasında herhangi bir ayrım
yapmamıştır (bk. Leyl 92/3-10).
Kur'an'da yer alan "sizler birbirinizdensiniz" (Âl-i İmrân 3/195); "mü'min
erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar" (Tevbe 9/71); "onlar
size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz" (Bakara 2/187) ifadeleri, kadınla
erkeğin birbirine denk ve birbirini tamamlayan iki unsur olduğunu
vurgulamaktadır. Nahl sûresinin 97, Ahzab suresinin 35. âyetlerinde, kadın-erkek
ayırımı yapmadan inanıp iyi iş işleyenlerin, en güzel şekilde
mükafatlandırılacakları bildirilmektedir.
Mücadele sûresinde, örnek Müslüman kadının siyasi otorite nezdinde hakkını elde
edebilmek için gösterdiği çaba anlatılmaktadır . Diğer taraftan Kur'an-ı
Kerim'de Hz. Peygamber'in kadınlardan biat almasının zikredilmesi , İslâm'da
kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu
itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep
değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi
halinde kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı
bulunmaktadır.
İslâm'a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin
ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara
göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan
hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin
imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir.
Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber'in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma'ya,
dış işlerini ise damadı Hz. Ali'ye yüklemiş olması , Müslümanlar için bir aile
modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve
adete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür. Kaldı ki, ev hanımının ailesine
ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir.
Kadın, malî ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması
sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku
alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm
dininde erkek - kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,
"insan için ancak çalıştığı vardır" (Necm, 53/39); ". Erkeklere kazandıklarından
bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh'ın lutfundan
nasibinizi isteyin..." (Nisa 4/32) buyurulmuştur.
Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık,
dürüstük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma,
karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi
genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru
yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir.
Sonuç olarak İslâm dininde yaratılıştan gelen fizyolojik ve psikolojik
farklılıkların ötesinde, kadın - erkek arasında bir ayrım yapılmamıştır; erkeğe
tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır. Buna göre
yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve
güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı;
meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı
veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle
muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme
ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı
gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz
konusu değildir. Dinî yükümlülüklerde, ibadetlerde, ahlakî değer ve faziletlerde
kadın - erkek arasında bir fark bulunmamaktadır. İslam'da insanlar arasında tek
değer ölçüsü takvadır.
F. Çevre Bilinci
Kainatta olağanüstü bir düzen, ahenk ve denge vardır. Yüce Allah, yeryüzünü
bütün mahlukat için en uygun şartlarda yaratmış ve insana emanet etmiştir.
Yeryüzüne halife olarak gönderilen ve bütün mahlukat emrine verilmiş olan
insanoğlunun, kendisine emanet edilen doğal hayatı koruması, temel
görevlerindendir. Nitekim Kur'an'da bu ödeve işaret edilerek ".O sizi
yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli kıldı."
buyurulmaktadır ( el-Hud suresi 11/61). Buna göre tabii dengeye zarar verecek
her türlü anlayış ve eylem, Kur'an'ın bu mesajına ters düşer. Bu sebeple,
sorumluluk bilincinde olan Müslüman, kainattaki eşsiz düzeni, ahengi ve dengeyi
korumak, gelecek kuşaklara tahrip etmeden aktarmak için elinden gelen gayreti
gösterir, bunları bozacak ve tahrip edecek tutum ve davranışlardan uzak durur.
İslâm'da çevre anlayışı, inancın gereğidir. Yerde ve gökteki en küçük varlıktan
en büyük varlığa kadar, canlı-cansız her şey, düşünen ve inanan insan için,
fiziki kıymetinin ötesinde manevi bir değer taşımaktadır. Çünkü bütün mahlukat
Allah tarafından yaratılmıştır. Tabiattaki her şey O'nun eseridir. Tabiattaki
bütün varlıkların, lisanı halleriyle Allah'ı tesbih ettikleri ; yeryüzünde
yürüyen hayvanlar ile kuşların, bizim gibi birer ümmet oldukları Kur'an'da haber
verilmektedir. Bu nedenle doğayı korumak, Allah'ın bir ayeti olarak onun
değerini takdir etmek; ona yapılan kötülük de, Allah'a karşı yapılmış nankörlük
olarak değerlendirilmiştir.
Tabiat kanunları Allah tarafından konulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de bu husus
vurgulanmakta; "O, her şeyi yaratmış ve yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir
etmiştir" buyurulmaktadır . Normal şartlarda tabiat kendi ekolojik dengesini
muhafaza etmektedir. Fakat tabiatın insan eliyle aşırı tahribi ve
kirletilmesiyle bu denge bozulabilmektedir. Bu itibarla tabiatı tahribe yönelik
her türlü davranış, Allah'ın kanunlarını bozma teşebbüsü olarak algılanmalıdır.
Hz. Peygamber, Mekke, Medine, Taif ve çevresini, günümüzdeki sit alanına benzer
şekilde, harem bölgesi ilan etmiştir; orada kan dökülmez, hayvanları öldürülmez,
otları yolunamaz, ağaçları kesilemez. Bu, İslâm'ın çevre korunmasında, meskun
mahallerin tahribatının önlenmesinde, tabii dengenin muhafazasında aldığı ilk
örnek tedbirlerden biridir. Bunun yanında, kendi devrinde çevreciliği adeta bir
siyaset haline getiren, bu çerçevede boş arazileri ekim dikim alanı olarak
değerlendiren ve Müslümanları buna teşvik eden Hz. Peygamber'in çevrenin
korunması, kirletilmemesi ve imar edilmesine yönelik pek çok söz, uygulama ve
mesajı bulunmaktadır . Bu temele dayanarak Müslümanlar da, her zaman çevreye
sahip çıkmışlardır.
G. Helâl ve Haram
Helal, dînen yapılması veya yenip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şey
demektir. Allâh ve Rasulü'nün bir şeyin helal olduğunu belirtmesi veya
işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi o fiilin helal olduğunu gösterdiği
gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helal
olduğunu gösterir. Zira eşyada aslolan helal oluşudur. Buna göre bir şey, dînin
açık bir hükmüne, yasağına ve ilkesine aykırı olmadıkça helaldir, meşrudur.
Haram, dîni bir terim olarak, kat'î bir delille, açık bir şekilde, Allah ve
Peygamberinin yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir üslûpla yasakladığı fiildir.
Yasaklama açık ve kesin bir üslûp ve delille olmuşsa haram; daha esnek ve
yumuşak bir üslûpla veya daha zayıf bir delille olmuşsa mekruh söz konusudur.
Yüce Allâh, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helal; kötü, pis
ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır . Haram kılma yetkisi ise sadece
Allâh'a aittir. Kur'ân'da; "De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz
rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet
gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz."
buyurulmuştur (Araf 7/36). Peygamber de, Kur'ân'a ve Kur'ân'ın dışında Allâh'tan
aldığı bilgiye dayanarak bazı şeyleri haram kılmıştır. Ancak bu da, Allâh'ın
denetimi altında yaptığı için, Allâh'ın haram kılması içerisinde mütalaa edilir.
Bu nedenle, Allâh'ın helal kıldığına haram; haram kıldığına helal demek
küfürdür.
Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan kaçınmak gerektiği gibi, haram şüphesi
taşıyan işlerden ve kazançlardan da uzak durmak tavsiye edilmiştir. Hz.
Peygamber "Haram apaçık bellidir, helal de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında
şüpheli olanlar vardır. Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini korumuş olur."
buyurmuştur .
Haramı işleme ve harama ulaşma konusunda iyi niyet, dolaylı yollar ve vasıtalar
haramı helal kılmaz. Ancak zaruret halinde, haramlar helal olur. Kur'an'da
"Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram
kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü
aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok
bağışlayandır, çok merhamet edendir." buyurulmaktadır .
Allah'a ortak koşmak, küfür ve nifak haramların başında gelmekte olup günahların
en büyüğüdür. Kişi tevbe etmedikçe Allâh bu günahları bağışlamaz . İnsan canına
kıymak da büyük günahlardandır. Kur'an'da haksız yere cana kıymanın bütün
insanlığı öldürmek gibi olduğu belirtilmektedir . İnsan canına kıymak haram
olduğu gibi, malını haksız yollarla almak da haramdır. Kur'an'da "Ey iman
edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile
yapılan ticaretle olursa başka." buyurulmaktadır
İslam dininde, zina haram olduğu gibi, zinaya zemin hazırlayan söz, iş ve
davranışlar da haramdır. Kur'ân'da, "Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, pek çirkin ve
çok kötü bir yoldur." buyrulmaktadır . Faiz, tefecilik ve başkasının malını
haksız yere yemek yasaklanmıştır. Kur'an'da "Allah alış-verişi helal, faizi
haram kılmıştır." buyurulmaktadır Fal bakmak veya baktırmak, alkollü içkileri
içmek haram olduğu gibi, kumar oynamak, kumar yoluyla kazanç elde etmek,
piyango, spor-toto, loto, müşterek bahis vb. şans oyunlarını oynamak da
haramdır. Kumarın yanında fert, aile ve toplum açısından maddî ve manevî pek çok
zararı bulunan alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler de haram kılınmıştır .
Bunların yanında; namaz, oruç, hac, zekat gibi farz görevleri terk etmek; anne
ve babaya isyan etmek, hırsızlık, yalan söylemek, yalancı şahitlik, iftira,
zulüm, emanete ihanet, rüşvet alıp vermek, ölçü ve tartıda hile yapmak, israf,
gıybet, koğuculuk, haksız yere yetim malı yemek haramdır .
H. Helal Kazanç
İslâm dîni, hayatı bütün yönleriyle ele alıp her alanda insana kılavuzluk etmeyi
ve mutluluk kazandırmayı hedeflediğinden, kişilerin ibadet hayatı kadar yeme
içme, giyinme, eğlence, aile içi ilişkiler, sosyal hayat ve beşerî ilişkiler
gibi hayatın değişik alanlarında da düzenleyici emir ve yasaklar getirmiştir.
Bu çerçeveden olarak, her Müslüman'ın, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını
helal yollardan karşılamaya çalışması, haramlardan kaçınması gerekir. Zira haram
kazanç yolları, dünyada zulüm, sömürü ve anarşiye; ahirette de azaba götürür.
Yüce Allâh, "Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin." buyurmaktadır . Hz.
Peygamber de malında haram olanın dua ve ibadetlerinin kabul olmayacağını haber
vermiş ve ". saçı başı dağınık, toz-toprak içinde, elini semaya kaldırıp 'yâ
Rabb!, yâ Rabb!" diye dua eder halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği
haramdır; haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kişinin duası nasıl kabul
edilir?" buyurmuştur.
Kazancın helal yollardan elde edilmesi gerektiği gibi, bu kazancın, israf
edilmeden temiz ve helal kılınan yerlere harcanması gerekir. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de, "Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!
Şeytanın izinden yürümeyin." ; "Ey iman edenler! Eğer yalnız Allâh'a ibadet
ediyorsanız, size verdiğimiz rızkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allâh'a
şükredin" buyurulmaktadır. Hz. Peygamber de; "İsraf etmeksizin, kibre
kapılmaksızın yiyiniz, giyiniz ve fakirlere yardım ediniz" buyurmuştur .
1. Ticaret Ahlakı
Kişinin helal yoldan kazanması, İslâmî prensiplere uygun olarak ticarî ve
iktisadî davranışlarda bulunması, iş ve icraat yapması ibadet olarak kabul
edilmiştir. Ancak ticaretin ibadet olarak değerlendirilmesi için uyulması
gereken bazı ahlâkî prensipler getirilmiştir.
Tacir, dürüstlüğü ve doğru sözlülüğü ile müşteriye güven vermelidir. Hz.
Peygamber "Doğru sözlü ve kendine güvenilir tacir, ahirette peygamberler,
sıddîkler ve şehitlerle beraber bulunacaktır" buyurmuştur . Müşterinin
gafletinden veya bilgisizliğinden faydalanarak, onu aldatmak, İslâm ahlakıyla
bağdaşmaz. Nitekim Hz. Peygamber, altı ıslak buğdayı satan kişiyi, "Niçin ıslak
tarafı halkın görebilmesi için üste getirmedin?" diye sert bir şekilde ikaz
ettikten sonra, "Bizi aldatan bizden değildir" buyurmuştur . Başka bir
hadislerinde de, kusurlu bir malı, ayıbını söylemeden satmanın bir Müslüman'a
helal olmayacağını belirtmiştir.
Yalan söylemek, yalan yere yemin etmek büyük günahlardandır. Yüce Allâh, basit
menfaatler elde etmek için adını kullananların, adını anarak insanları
aldatanların Kıyamet gününde yüzlerine bakmayacak, bunlarla konuşmayacaktır. Hz.
Peygamber bir hadislerinde buna işaret ederek, kıyamet günü Allah'ın "elbisesini
kibirle yerlerde sürüyen, yaptığı iyiliği başa kakan ve yalan yere yemin ederek
malını fâhiş bir fiyatla satmaya çalışan"larla konuşmayacağını, yüzlerine rahmet
nazarıyla bakmayacağını ve kendilerine azap edeceğini belirtmiştir .
Ölçü ve tartıyı adaletle tam yapmak, hile yapmamak, Kur'an-ı Kerim'de
emredilmektedir . Ölçü ve tartıda haksızlık yapmak, toplumları temelinden
sarsan, çöküş ve yıkılışlarına sebep olan ahlaksızlık türlerinden biridir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Şuayb'ın peygamber olarak gönderildiği
"Medyen-Eyke" halklarını helake götüren sebeplerden birinin, ölçü ve tartıda
hile yapmaları olduğu belirtilmektedir .
Bir ticari malı pahalanması gayesiyle stoklayıp piyasaya arzını geciktirmek
anlamına gelen ihtikar; fiyatların yapay bir şekilde yükselmesine ve normal
piyasa seviyesinin üzerine çıkmasına sebep olur. İhtikâr yapmak, özellikle temel
ihtiyaç maddeleri söz konusu olduğunda toplumun zarar görmesine sebebiyet
verdiği gibi, uzun müddet devamı halinde, sosyal ve iktisadi bunalımlara da yol
açabilir. Hz. Peygamber "Karaborsacı ne fenadır; fiyatların düştüğünü öğrenince
üzülür, yükseldiğini duyunca da sevinir" buyurarak, bu tip kimselerin ruhi
durumunu ve insanlık bakımından düştüğü seviyeyi ifade etmiştir.
Karaborsa yasaklandığı gibi, fiyatların sun'î olarak yükselmesine sebep olan
simsarlık da yasaklanmıştır. Hz. Peygamber, üretici ve tüketicilerin zarar
görmelerini önlemek amacıyla, şehre dışardan mal getirenlerin yolda karşılanarak
ellerindekinin ucuza kapatılmasını menetmiş; "Şehirli, köylü adına satış
yapmasın. İnsanları kendi hallerine bırakın, Allah onları birbirlerinden
rızıklandırır" buyurmuştur .
Alış-verişte alıcı ve satıcı birbirine iyi davranmalı; gerektiğinde birbirlerine
fedakarlıkta bulunmalıdırlar. Hz. Peygamber, Allah'ın rahmet ve sevgisinin
birbirine iyi davranan alıcı ve satıcıların üzerine olması için "Satarken ve
alırken, borcunu isterken ve öderken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet
eylesin" şeklinde dua etmiştir.
Çoğunlukla malın fiyat ve sürümünü arttırmaya yönelik bir hîle şeklinde ortaya
çıkan müşteri kızıştırma, bu yönüyle haksız rekabet çeşitlerinden biridir.
Serbest rekabet ortamını zedeleyip haksız rekabete yol açan, kardeşlik
ilişkilerini bozan ve bir rantiye sınıfı oluşturarak tüketicinin zarar görmesine
zemin hazırlayan bu tür muameleler İslâm'da yasaklanmıştır. Nitekim Hz.
Peygamber, "Bir malı alıyor görünerek kıymetini artırmayınız" ; "Müşteri
kızıştırmayın. Bir kimse kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın"
buyurmuştur.
Ticari hayatta görülen kötü ilişkilerin ve olumsuz sonuçların nedenlerinden biri
de tarafların sözleşme maddelerini açıklıkla yazmamalarıdır. İslâm, ölçü ve
tartıda dürüst davranılmasını, taraflar arasında iyi niyet ve güvenin
kurulmasını istemekle beraber; alış veriş ve borçlanma işlemlerinin yazılmasını
da tavsiye etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de "Ey inananlar, belli bir süreye kadar
birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın... Bu, Allah katında adalete daha
uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir"
buyurularak , ticari işlemlerin kayıt altına alınmasının önemine işaret
edilmiştir.
2. İşçi - İşveren İlişkileri
İşçi-işveren ilişkileri çatışma esasına göre değil, barış, kardeşlik,
yardımlaşma, hukuk ve dürüstlük prensibi üzerine kurulmuştur. İşçi, işveren,
memur olarak çalışan herkes kazancının helal olması için gayret göstermelidir.
Çalışana verilen maaş veya ücret, yapılan işin karşılığıdır. Bu nedenle çalışan,
ücretini hak etmek için, kendini işine vermeli, işini standartlara uygun olarak
yapmalıdır. Hz. Peygamber, "Yüce Allah işini sağlam ve itinalı yapan kulunu
sever." buyurmuştur . Sözleşme veya mevzuat gereği çalışması gereken iş
saatlerinde, normal verimde çalışmak işçinin görevidir. Çalışma saatlerinde
işten kaçan, görevini yerine getirmeyen işçi/memur, ihanet etmiş;
işverenin/kamunun hakkını zimmetine geçirmiş olur.
İşi bizzat kendisi yapması gereken kişi, işini bir başkasına devredemez; ücrete
hak kazanabilmesi için bizzat kendisi yapması gerekir. Belli bir tarihte teslim
etmek üzere iş sözleşmesi yapan kişinin, işi zamanında bitirerek teslim etmesi
gerekir. Nitekim Kur'an'da ". Sözleşmelerinizin gereklerini yerine getiriniz."
buyurulmaktadır (Maide 5/1; İsra 17/34). Ancak işçi, bir kasıt veya ihmal
olmaksızın, elinde olmayan sebeplerden dolayı işin gecikmesinden sorumla olmaz.
İşçi/memurun, kendisine teslim edilen iş araçlarını ve işe konu olan malları
koruması görevleri cümlesindendir. Çünkü işin yapıldığı yer, makineler, her
türlü araç ve gereç çalışana emanet edilmiştir. İşçi veya memurun bu emaneti
kendi malı gibi koruyup gözetmesi gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, "Hepiniz birer
yöneticisiniz ve yönettiklerinizden sorumlusunuz. . İşçi de işverenin malından
sorumludur." buyurmuştur . Buna göre işçi/memur, çalıştığı yerdeki bazı
imkanları, izinsiz olarak şahsi çıkarları için de kullanamaz. İşverenin malından
izin almaksızın başkalarına ikram etmek, iş yerinin telefonunu, arabasını özel
işlerinde kullanmak ve benzeri davranışlar hakka tecavüzdür.
İşveren işçisinin haklarını gözetmeli, onlara şefkat ve merhametle muamele
etmelidir. Bu işverenin bir görevi olduğu gibi, işyerinin canlanmasına, üretimin
artmasına, çalışma barışının sağlanmasına katkı sağlar. Bu çerçeveden olarak
işverenin görevlerinin başında, işçinin ücretini tam ve zamanında vermesi gelir.
Hz. Peygamber, kıyamet gününde Yüce Allâh'ın işçiyi çalıştırıp da hakkını tam
olarak vermeyenin hasmı olduğunu haber vermiş ; "İşçinin (çalışanın) ücretini
alın teri kurumadan veriniz." buyurmuştur .
İşveren, işçilerinin çalışma ortamlarını sağlık şartlarına uygun olarak
hazırlamalı; namaz, oruç gibi ibadetlerini yapabilmesi, sosyal haklarını
kullanabilmesi için uygun ortamlar hazırlamalıdır. İşveren olmanın avantajlarını
bir baskı unsuru olarak kullanıp, işçileri yükümlü olmadıkları işlerde
çalıştırmaktan sakınmalıdır. Aksi işçinin hakkına tecavüz ve zulümdür, zulüm ise
haramdır .
İ. Bir Mü'minin Günlük Hayatı
Hayatının her anında, bütün davranış ve fiillerinin kaydedildiğini bilen,
âhirette Allâh'ın huzurunda hesaba çekilip, dünyada yaptıklarına göre ceza veya
mükafat göreceğine inanan kişi, daima bu şuurla yaşar. Bu olgunluktaki bir
Mü'min dünyası için ahiretini, ahireti için de dünyasını feda etmeyen dengeli,
programlı kişidir.
Kalpte bulunan îmânın sönmeden parlaması, giderek kuvvetlenmesi, kişinin
yaratılış sebebi ve gayesi olan kulluk vazifesini yerine getirmesine bağlıdır .
Kulluk vazifesi ise Allâh ve Peygamberi'nin emir ve yasaklarına göre yaşamaktır.
Buna göre, namaz, oruç, zekat ve hac birer kulluk görevi olduğu gibi, ticarette
doğruluk, sosyal hayatta dayanışma ve kardeşlik, ilmî alanda çalışma ve sabır,
fabrikada sağlam imalat, yönetimde adalet. de birer ibadettir.
Buna göre kulluk bilincindeki Mü'min, "Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet
et!" ayetinin hükmüne göre hareket ederek, bütün işlerini ibadete dönüştürür.
Uykusundan uyanınca, güzelce temizliğini yapar ve Rabbine kullukta bulunur.
İşine gider; üstüne düşeni en güzel bir şekilde yapmaya özen gösterir.
Helalinden kazanır ve helâlinden yer. Konuştuğunda doğruyu söyler, söz verince
yerine getirir.
Böyle bir mü'min, temiz, dürüst, samimi ve merhametli bir kişidir; boş ve
yararsız işlerden yüz çevirir, zekâtını verir, iffetini korur, her türlü
aşırılıktan kaçınır, ahidlerine ve emanetlerine riâyet eder , Allâh'ı,
Peygamber'i, mü'minleri sever, yaratılanları hoş görür, insanların haklarını
korur. İçki, kumar, zina, rüşvet, karaborsa, faiz, bencillik, zulüm, riya, haset
gibi toplum ve fert için zararlı duygu ve davranışlardan uzak durur.
Mü'min, inancı gereği, iyi şeylere; doğruluğa, dürüstlüğe, helali-haramı
gözetmeye, iffete namusa, edep ve hayaya eğilimlidir.
Yardıma muhtaç birini görünce, elinden geldiğince ona yardım etmeye çalışır.
Kimseyi incitmez. Kimseyi çekiştirmez. Başkalarının hakkını kendi hakkı kadar,
başkalarının malını kendi malı kadar, başkalarının ırz ve namusunu kendi ırz ve
namusu kadar. dokunulmaz, hatta kutsal kabul eder.
Yakınlarına ve fakirlere zekatıyla, fitresiyle, sadakasıyla destek olur. Güç ve
imkân oranında ihtiyaç duyulan yerlere cami, okul, hastane, yol, çeşme ve
benzeri hayırlar yapar; yaptırır.
Kısaca iyilik ve hayrın birini bitirince, ardından diğerine başlar. Bununla da
yetinmez, huzuru ancak o iyi davranışlarda bulur. İyilikler, onun iç dünyasının
havası, suyu gibi olur.
Yapma imkanı bulamadığı güzel davranışları sergileyenleri sever, kendisi de
yapabilme heves ve arzusu içinde yaşar.
J. İnsan Hakları
İslâm, insanların kabul edilemez bir takım kategorilere ayrılarak köle-efendi,
fakir zengin, soylu soysuz, kadın erkek gibi ayırımcı muamelelere tabi
tutulmasını reddeder; temelde bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit
olduğunu ilan ederek, herkesin doğuştan gelen insan haklarının olduğunu kabul
eder.
Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
İslâm'da insan hayatına büyük önem verilmiştir; haksız yere adam öldürmek bütün
insanları öldürmek, bir canı kurtarmak da bütün insanları diriltmek gibi kabul
edilmiştir . Bu nedenle adam öldürmek, büyük günahlar arasında sayılmıştır .
Hz. Peygamber de, vedâ hutbesinde; "İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir
gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir
şehir ise, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü
tecavüzden korunmuştur." buyurarak can, mal ve kişilik haklarının güvence altına
alındığını bütün insanlığa ilan etmiştir .
Her türlü zulüm; kişinin hayatına, beden ve namusuna tecavüz etmek, zarar vermek
kesin olarak haram kılınmıştır. Kur'an-ı Kerim'de, "Sakın Allâh'ı, zalimlerin
yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları
ertelemektedir" buyurulmaktadır . Hz. Peygamber ise, "Zulümden kaçınınız, çünkü
zulüm kıyamet gününde de bir karanlıktır" ; "Dünyada insanlara eziyet edene
Allâh azap eder" buyurmuşlardır.
Kişilerin şahsi hak ve hürriyetlerine önem veren İslâm, onların manevi
şahsiyetlerine zarar verecek davranışları önlemek amacıyla, özel hayatın
gizliliğini esas kabul ederek, ayıp arama, dedikodu, söz taşıyıcılığı gibi kötü
davranışları yasaklar . Başkasının evine izin almadan girilmesini men eder,
hatta kendi evine girerken bile kapılardan girilmesini , aile fertlerinin yatak
odalarına girerken izin alınmasını emreder .
İnsanca yaşamanın, dolayısıyla insan haklarının en önemlilerinden biri de din ve
vicdan hürriyetidir.
İnsan hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın düşünmeli, olayları kendi aklıyla
değerlendirmeli ve zihnî gayretiyle doğruyu bulmalıdır. Zira din ve inanç,
insanın vicdanıyla ilgili olup, baskıyla olan imanın bir değeri yoktur. Bu husus
Kur'an-ı Kerim'de, "Dinde zorlama yoktur." ayetinde ifadesini bulmuştur.
Kimseye inanç konusunda baskı yapılamaz. İlahî mesajı tebliğle görevlendirilen
Peygambere bile, vazifesinin sadece insanlara tebliğ olduğu, bundan sonra
insanların yaptıklarından sorumlu olmadığı emredilmiştir: "Rabbin dileseydi
yeryüzündekilerin hepsi toptan mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü'min
oluncaya kadar zorlayacaksın." ; "(Ey Muhammed!) sen öğüt ver, çünkü sen ancak
öğüt verirsin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin." ; "Eğer yüz çevirirlerse
bilsinler ki, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik, sana düşen sadece
tebliğdir." Kısaca, İslâm'da bir dini seçme ve onu yaşama konusunda tam bir
hürriyet bulunmaktadır. Nitekim Kur'an'da "Artık dileyen inansın, dileyen de
inkar etsin" buyurulmaktadır .
Güvence altına alınan din ve vicdan hürriyeti, zor bir tecrübeden sonra
oluşturulan Medine Site Devletinde, layık olduğu yerini almıştır. Hz. Peygamber,
Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra düzenlediği Medîne sözleşmesinde
(Medîne Site Devleti Anayasası), "Yahûdîlerin dinleri kendilerine, Mü'minlerin
dinleri de kendilerinedir. Buna gerek mevlâları ve gerekse kendileri dahildir"
hükmüne yer vermiştir .
Rasûlullâh'ın Necranlı Hıristiyanlarla yapmış olduğu anlaşma da, İslâm'da din ve
vicdan hürriyetinin boyutlarını göstermektedir: "Onların mallarına, canlarına,
dinî hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine,
mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil
olmak üzere, Allâh'ın himayesi ve Rasulullah Muhammed'in zimmeti, Necranlılar ve
onların tâbîleri üzerine haktır. Hiçbir piskopos kendi dînî vazife mahalli
dışına, hiçbir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip
içinde yaşadığı manastırın dışına, başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir..."
Rasulü Ekrem, kendisiyle görüşmek üzere Medine'ye gelen ve ibadet etmek
istediklerini beyan eden Necran heyetine Medine mescidini göstermiş, onların
Müslümanların ibadet ettikleri bu kutsal mekanda ayinlerini yapmalarına müsaade
etmiştir. Hz. Peygamber Necranlılar'a olduğu gibi Yemen halkına da geniş bir din
serbestisi tanımıştır . Bunlardan gayrimüslimlere dinlerinin esaslarını öğrenme,
çocuklarına öğretme hürriyeti tanındığı da anlaşılmaktadır.
İnsan hakları kapsamında değerlendirilen, kanun önünde eşitlik, aile kurma,
çalışma, seçme ve seçilme gibi hakların tamamı kabul edilerek koruma altına
alınmıştır.
K. Cihat Anlayışı
Sözlükte çalışmak, uğraşmak, güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için
elden gelen bütün imkanları kullanmak anlamlarına gelen cihat, bir kavram
olarak, dînî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği
emredip kötülükten sakındırmaya ve İslâm'ı tebliğe çalışmak, nefse ve dış
düşmanlara karşı mücadele vermek anlamına gelmektedir .
Konu ile ilgili âyet ve hadislere bakıldığında, cihadın sadece savaşı ifade
etmeyip, hayatın her safhasında iyilik için gayret etme, çalışma ve kötülüklerle
mücadeleyi kapsadığı görülür. Hz. Peygamber, "(Gerçek) mücâhid nefsiyle
savaşandır" buyurmuşlardır . Buna göre cihat; hayatın gayesi olarak Allah'a
kulluk etmek, bu uğurda nefsin meşru olmayan arzularına karşı koymak ve şeytanla
mücadele etmek, Allah ve Rasûlü'nün koyduğu evrensel ölçülerin fert hayatında
uygulanmasına, toplum hayatında da yaygınlaşmasına çalışmak, İslam'ı tebliğ
etmek, ülke ve Müslümanları her türlü tehlike ve haksız saldırılara karşı
savunmayı içeren kapsamlı bir kavram olup; kalp, dil, el ve beşerî aksiyonun
ortaya konulduğu her türlü alet ve araçla yapılabilen eylem, davranış biçimidir.
Savaş ise, ancak zaruret halinde başvurulabilecek bir çözüm yoludur. Harbin
sebepleri; Meşru müdafaa, azınlık durumundaki Müslümanlara zulmedilmesi, onların
haklarının çiğnenmesi ve daha önce yapılan sulhun düşman tarafından bozulması
şeklinde belirlenmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Size karşı savaş açanlara,
siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları
sevmez." ; "Size ne oluyor da, Allâh yolunda ve, 'Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim
olan şu memleketten çıkar, tarafından bize bir dost ver, katından bize bir
yardımcı gönder' diye yalvaran erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda
savaşmıyorsunuz?" "Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil
uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen
kimselerdir. Umulur ki vazgeçerler." buyurulmaktadır.
Savaş, tebliğ aracı değildir. Kur'an'da, dinde zorlamanın olmayacağı , dileyenin
iman edip, dileyenin ise İslâm'ı kabul etmeyeceği genel ilke olarak
belirtilmektedir. Hz. Peygamber de, insanları İslâm'a zorlamak şöyle dursun,
kendileri Müslüman olup da başka dinlerde kalan çocuklarını İslâm'a girmeye
zorlayan sahabîyi dahi ikaz etmiştir . Yine Hz. Peygamber Necranlı
Hıristiyanlarla yaptığı anlaşma gereği, onların dînî sembollerini serbestçe
sergilemelerine izin vermiş ; diğer din mensuplarının Müslümanların mescidinde
ibadetlerine müsaade etmiştir . Tarihimiz de bunun örnekleri ile doludur. Kendi
toplumunda veya bulunduğu yerde inancı nedeniyle baskı gören Yahûdî ve
Hıristiyanlar, ecdadımızdan yardım istemişler ve onlara sığınmışlardır.
". Fitne kalmayıncaya ve din yalnızca Allâh'ın oluncaya kadar onlarla savaşın."
mealindeki ayetle, baskı, anarşi, terör, toplum düzenini bozma gibi anlamlara
gelen "fitne"yle mücadele edilmesi, toplumsal bir görev haline getirilmiştir.
Ayetin devamında yer alan, "... vaz geçerlerse artık zulmedenlerden başkasına
hiçbir düşmanlık yoktur." ifadesi de, buradaki savaş emrinin anarşi, baskı ve
zulümle mücadele bağlamında verildiğini açıkça göstermektedir. Günümüz medenî
toplumlarında da, inanca ve düşünceye karşı yapılan haksız baskı ve zulüm hoş
görülmemiş; bu tür eylemler uluslar arası hukukun öngördüğü müeyyidelerle
karşılanmıştır.
Tebliğ, zor kullanma üzerine değil, güzellikle ikna temeline oturtulmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de, "Ey Muhammed! Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır,
onlarla en güzel şekilde mücadele et..." buyurulmaktadır . Tebliğ metodunda zor
kullanma ve tehdit değil, temenni ve öğüt verme hakim olmuştur. Öyle ki, tarihe
zulüm ve küfür timsali olarak damgasını vuran azılı din düşmanlarının bile,
Allâh'ın yoluna yumuşak ifadelerle davet edilmesi öğütlenmiştir . Çünkü iman ve
Allâh'a kulluk, kişinin hür iradesine bağlı bir seçimdir. Bu nedenle herkes
dilediği dini seçme, inanma ya da inanmama özgürlüğüne sahiptir . Din seçme
konusunda böylesine bir serbesti getirmiş olan İslâm'da, zorla, savaşla,
insanlara İslâm'ı kabul ettirmenin hedeflendiğini söylemek insafsızlık olur.
L. Terör
Terör, İslâm'da kesin olarak yasaklanmıştır. Temeli barış, uzlaşma, hoş görüye
dayanan ve ismini de bu anlamlara gelen "İslam" kelimesinden alan yüce dinimiz,
insanlar arasındaki ilişkileri sevgi, merhamet ve kardeşlik üzerine bina etmiş,
sadece insanlara değil, yer yüzündeki bütün canlılara şefkatle yaklaşmamızı
emretmiş; zulmü, azgınlık ve fenalığı yasaklamıştır . Özellikle masum insanlara,
yaşlılara, kadınlara, çocuklara; suçlu suçsuz ayırımı yapmadan cana, haklı
haksız farkı gözetmeden mala yönelik terör ve tedhişi bir insanlık suçu kabul
ederek, nereden ve kimden gelirse gelsin, adı ne olursa olsun şiddetle men
etmiştir.
Hz. Peygamber, savaş ortamında bile Müslümanlarla savaşmayan gayri Müslim
kadınların, çocukların, yaşlıların, ibadetleriyle meşgul din adamlarının
öldürülmesini, hatta ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini,
hayvanların öldürülmesini yasaklamıştır. Rasulullah, katıldığı? gazvelerden
birinde öldürülmüş bir kadın görmüş ve bunun üzerine kadınları ve çocukları
öldürmeyi yasaklamıştır .
Masum kimselerin kanını akıtan, korku ve dehşet salarak toplum düzenini bozan ve
bir insanlık suçu olan terör ve tedhişin; İslâm ve cihat kavramı ile hiçbir
ilişkisi yoktur. Tam aksine cihat, terörle mücadeleyi de içine alan bir
kavramdır.
M. Güzel Ahlak ve Hz. Peygamberin Örnek Oluşu
İslâm Dininin özünü güzel ahlak oluşturmaktadır. İyi insan olabilmenin temel
kriteri güzel ahlak sahibi olmaktır. Kur'an-ı Kerim'de adalet, sözünde durma,
bağışlama, alçak gönüllülük, ana-babayı kırmama, sevgi, kardeşlik, barış,
güvenirlilik, doğruluk, birlik, beraberlik, iyilik, ihsan, iffet, cömertlik,
merhamet, müsamaha, tatlı dilli güler yüzlü olmak ve temiz kalplilik gibi güzel
huylarla bezenmeyi özendiren ve zulüm, haksızlık, riya, haset, gıybet, çirkin
söz söylemek, asık suratlılık, cimrilik, bencillik, kıskançlık, kibir, kin, kötü
düşünce, israf, bozgunculuk... gibi kötü huyları yeren ve bunlardan sakınılması
gerektiğini ifade eden pek çok âyetin yer alması, İslam'da ahlaka ne kadar önem
verildiğinin açık bir göstergesidir.
Hz. Muhammed "Müminlerin îmanca en olgun olanı, ahlâkı en güzel olanıdır..." ;
"İçinizden en çok sevdiklerim ve kıyamet gününde bana en yakın olanlarınız,
ahlakı en güzel olanlarınızdır" buyurmuştur. Yine O, güzel ahlakı bizzat
yaşayarak insanlara örnek olmuş ve "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere
gönderildim" buyurmuştur . Onun ahlâkı Kur'an'da "şüphesiz sen yüce bir ahlak
üzeresin" (Kalem 68/4) şeklinde açıklanmıştır.
İşte bu yüce ahlâkî meziyetleri sebebiyle Hz. Peygamber bütün insanlık için bir
model ve numunedir. Nitekim Kur'an'da, "Andolsun ki, Rasûlullah sizin için,
Allâh'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh'ı çok zikredenler içi güzel
bir örnektir." buyrulmaktadır (Ahzâb 33/21).
Hz. Peygamber; güler yüzlü, nazik tabiatlı, ince ve hassas ruhlu idi. Katı
yürekli, sert ve kırıcı değildi. Ağzından sert ve kaba hiçbir söz çıkmazdı.
Başkalarını eleştirmez, kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. Yanlış bir davranış
görünce, "Bazı kimseler, şöyle yapıyorlar..." buyurarak yapılan yanlışların
düzeltilmesini sağlar, bu yanlış davranışları sergileyenlerin kim olduklarını
belli etmeden ve onları kırmadan yanlışlarını düzeltmeye çalışırdı.
Konuşan kişiyi sözü bitinceye kadar dinler, hiç kimsenin sözünü kesmezdi.
Gereksiz tartışmaları sevmez, sözü gereğinden fazla uzatmazdı. Kendini
ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olmaz, kimsenin gizli durumlarını ve özel
hayatını araştırmazdı. Allah'a, dolayısıyla topluma karşı saygısızlık olmadıkça,
kişisel olarak şahsına yapılan kötülükleri, ne kadar büyük olursa olsun,
bağışlar, eline imkan geçince öç almayı düşünmezdi.
Son derece iffet ve haya sahibiydi. Bütün insanları eşit tutar, zengin-fakir,
efendi-köle, büyük-küçük ayrımı yapmazdı. Her bakımdan kendisine güvenilirdi.
Verdiği sözü mutlaka zamanında yerine getirirdi. Dürüstlükten ayrıldığı, şaka
bile olsa yalan söylediği hiç görülmemiştir. Bu yüzden O'na henüz peygamberlik
verilmeden önce 'Muhammed'ül-Emin' (Güvenilir Muhammed) denilmişti.
Peygamberliğini haber verdiği zaman, iman etmeyenler bile O'na "yalancı", "yalan
söylüyor" diyememiştir. Kendisi böyle olduğu gibi, herkesin doğru ve dürüst
olmasını isterdi. "Doğruluktan ayrılmayınız, çünkü doğruluk, iyilik ve hayra
götürür. İyilik ve hayır da, kişiyi Cennete ulaştırır. Kişi doğru söyleyip
doğruluğu aradıkça, Allah katında sıddîklar zümresine yazılır. Yalan sözden ve
yalancılıktan sakınınız; Çünkü yalan insanı kötülüğe sevk eder. Kötülük de
kişiyi Cehennem'e götürür. İnsan yalan söylemeğe ve yalan aramağa devam ede ede,
Allah katında nihayet yalancılardan yazılır" buyurmuştur .
Rasûlullâh insanların en cömerdiydi. Kimseyi eli boş çevirmezdi. Son derece
alçak gönüllü idi. Bir topluluğa geldiğinde, kendisi için ayağa kalkılmasını
istemez, nereyi boş bulursa, oraya otururdu. Arkadaşları arasında otururken
ayaklarını uzatmazdı. Arkadaşları her işini yapmayı kendileri için şeref ve cana
minnet saydıkları halde, bütün işlerini kendi görür, ev işlerinde hanımlarına
yardım ederdi. Övülmesini ve kendisine aşırı hürmet gösterilmesini istemezdi.
Fakir kimselerle düşüp kalkmaktan, yoksulların, dulların, kimsesizlerin işlerini
görmekten zevk alırdı. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, hiç bir şeyi beğenmezlik
etmezdi. Yiyecek bir şey bulamayınca, aç yattığı da olurdu.
Bütün işlerini tam bir düzen ve nizam içinde yapardı. Namaz ve ibadet vakitleri,
uyku ve istirahat için ayırdığı saatler, misafir ve ziyaretçilerini kabul
edeceği zamanlar hep belliydi. Vaktini boşa geçirmez, her ânını faydalı bir işle
değerlendirirdi. "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların değerinden
habersizdirler. Bunlar sağlık ve boş zamandır." derdi .
Çocukluğundan itibaren Medine'de yaklaşık on yıl hizmetinde bulunan Hz. Enes:
"Rasûlüllah (as)'a on yıl hizmet ettim. Bir kere bile canı sıkılıp, öf, niçin
böyle yaptın, neden şunu yapmadın, diye beni azarlamadı" demiştir .
Kendisi için istediğini başkası için de istemek, kendisi için istemediğini
başkaları için de istememek, olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak,
küçüklere sevgi büyüklere saygı, bağışlamak, hoşgörülü davranmak, başkalarının
kusurlarını araştırmamak, öfkesine hakim olmak, sözünde durmak, ahde vefa
göstermek, doğruluk ve dürüstlükten asla taviz vermemek, güvenilir olmak,
kibirden gururdan sakınmak, alçak gönüllü olmak, cimrilikten, tamahtan uzak
durmak,cömert olmak, sabırlı olmak, adaletten ayrılmamak, maddi ve manevi
temizliğe riayet etmek, sağlığına çok dikkat etmek, zamanı iyi değerlendirmek de
onun ahlakî meziyetlerindendir.
Hz. Peygamber'in bizzat yaşayıp, uygulayarak çizdiği bu ahlaki tablo, hiç
şüphesiz İslâm ahlâkını ortaya koymakta ve insanlık için güzel bir örnek teşkil
etmektedir.
DİPNOTLAR
[1] bk. el-Cürcânî, Ta'rîfât, "dîn" md.; Tehanevî, Keşşâf, "dîn" md. II/305;
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II/1061-1064.
[2]İmam-ı Azam Ebu Hanîfe, "Fıkh-ı Ekber", (İmâm-ı Azam'ın Beş Eseri) s.75.
[3]Celal Kırca, "Din", (İslamî Kavramlar), 184-187.
[4]Bk. Hikmet Tanyu, İslâm Dininin Düşmanları ve Allâh'a İnananlar, 76; Osman
Cilacı, Günümüz Dünya Dinleri, 23-25.
[5]Buhârî, Kitabu'l-Kader, 3/6599.
[6]Şems 91/8.
[7]Al-i İmrân 3/3-4.
[8]Bakara 2/62.
[9]En'am 6/108.
[10]Bu hadîsin tam metni için bkn. Ebu Davud, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkam, 3; İbn
Mace, Menâsik, 38.
[11]Örf, insanların çoğunluğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işler
ile lafızların, duyulduğunda hatıra başka anlam gelmeyecek derecede özel bir
anlamda kullanılmasının teamül haline getirilmesi; istihsân, müçtehidin daha
kuvvetli gördüğü bir delil veya bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerine
verdiği hükümden vaz geçip başka bir hüküm vermesi; ıstıslah, ayet ve hadislerin
yorumlanmasında veya hakkında nass bulunmayan konularda içtihad edilirken, din
açısından muteber olan yararların gözetilmesi; ıstıshâb, değiştiğine dair bir
delil bulunmadıkça, geçmişte sabit olan bir durumun varlığını koruduğuna
hükmetmek; sedd-i zerîa ise, harama vesîle olan şeylerin de yasak olması
demektir.
[12]Bkn. Tâ Hâ, 20/2-3; Neml, 27/2; İsrâ, 17/9.
[13]İhlas 112-1-4.
[14]Haşr 59/23.
[15]Enbiya 21/22.
[16]Nahl 16/57; Yunus 10/68.
[17]Bakara 2/186; Fatiha 1/2.
[18]bk. Bakara 2/255; Haşr 59/22-24; Şûrâ 42/19; Nisa 4/40.
[19]Al-i İmrân 3/19, 83, 85; Sebe' , 34/28.
[20]Rahman, 55/31-35; İbrahim, 14/1.
[21]Sebe, 34/28; Furkan, 25/1; A'raf, 7/158.
[22]Buharî, Cami', Teyemmüm, 1; Nesâî, Sünen, Gusül, 26.
[23]Yusuf 12/109; Enbiya 21/10; Mü'minun 23/80.
[24]Enbiya 21/67.
[25]Müslim, İman, 93.
[26]Müslim, Birr, 67.
[27]Müslim, Îmân, 1. 5. I, 37, 40. bk. Buhârî, Îman, 37. I, 8. Tirmizî, Îmân, 4.
Ebû Dâvud, Sünnet, 16. Nesâî, Mevâkît, 6, İbn Mâce, Mukaddime, 9.
[28]Müslim, Sıyâm, 163. I, 807. Buhârî, Savm, 9.
[29]Buhârî, Savm, 9. I, 228. Ebû Dâvûd, Savm, 25. I, 767.
[30]Müslim, İman, 62. I, 65.
[31] Secde, 32/7.
[32]Sâd, 38/27, Dühân, 44/38-39.
[33]İsrâ 17/33.
[34]bk. Nisa 4/93; Bakara 2/178-179.
[35]Maide 5/90.
[36]Nur 24/32.
[37]A'raf 7/33; İsra 17/32.
[38]İsra 17/31.
[39]Nur 24/4-10, 23,24.
[40]bk. Bakara 2/275-279, 282-283; Mutaffifin 83/1-3; Nisa 4/29; İsra 17/35;
Cuma 62/10.
[41]Nisa 4/136
[42]Bakara 2/43, 185; Al-i İmrân, 3/97
[43]Al-i İmrân 3/102, 132
[44]Saff 61/10-11.
[45]bk. Nisa 4/14; En'am 6/108; Al-i İmran 3/118.
[46]Tirmizî, Menâkıb, 33.
[47]Ebû Dâvûd, Sünnet, 16. (V, 60)..
[48]Ebu Davud, Sünnet, 3. (V, 7).
[49] İbn Mâce, Zühd, 51. No: 2388.
[50]İbn-i Mace, Zühd, 30. Hadis 4251.
[51]Nisa, 4/18.
[52]bk. Bakara 2/54, 160, 173; Âl-i İmran 3/31.
[53]Bakara, 2/222.
[54]bk. Nisâ 4/36; Bakara 2/172; Mü'min 40/60; Fatiha, 1/5; Nisâ 4/172,173;
A'râf, 7/206; Zariyât, 51/56.
[55]Zâriyat, 51/56.
[56]Bakara, 2/83.
[57]Beyyine, 98/5.
[58]Nisâ, 4/36.
[59]Müslim, İmân, 5.
[60]-Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6; Müslim, Mesâcid, 282.
[61]Cuma, 62/9.
[62] Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 30.
[63]Aclûnî, Keşfü'l-Hafa,I,445.
[64] Buhârî, İman, 8.
[65]Buhârî, Rikâk,18.
[66]Buhârî, Nikah, 1.
[67]Müslim, Fezail, 20.
[68]Tirmizî, İmân,8.
[69]Nesâî, İşretü'n-nisâ,1.
[70]Müminûn, 23/1-2.
[71]İbn Mâce, Zühd, 15.
[72]Buhârî, İmân, 37.
[73]Müslim, İtikâf,7.
[74]Müslim, Sıyâm, 46,48-50.
[75]Müslim, Tahâret,1.
[76]Tirmizî, Edeb, 41.
[77]bk. Tevbe 9/34; En'am 141; Bakara 2/276; Bakara 2/276; Tevbe 9/103; Zâriyât
51/19.
[78]Buharî, İman 2; Müslim, İman 5.
[79]Maide 5/1.
[80]Bk. Al-i Imran 3/104,114; et-Tevbe 9/71,112; Lokman 31/17.
[81]Bk. Engin Gençtan, Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, s. 93-97;
Mustafa Çağrıcı, "İslâm Düşüncesinde Aile Ahlakı", (Sosyo-Kültürel Değişme
Sürecinde Türk Ailesi), I/344.
[82]Bk. Baltacıoğlu, Sosyoloji, s. .298-299; Çağrıcı, "İslâm Düşüncesinde Aile
Ahlakı", (Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi), I/344-345; Karaman,
İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, III/319-320.
[83]Rûm 30/21.
[84]bk. Buhârî, Nikah, 16; İbn Mâce, Nikah, 46; Mecma'u'z-Zevâid, Nikah, 33;
Müstedrek, Nikah, 16.
[85]Nisa, 4/14.
[86]Tirmizî, Rada', 11; Ebu Dâvud, Sünnet ,16.
[87]Tirmizi, Birr, 49.
[88]Tirmizi, Birr, 15.
[89]Nisa 4/36; İsrâ 17/23.
[90]Buhârî, Edeb, 6.
[91]İbn Mâce, Edeb, 1.
[92]Müslim, Birr, 3.
[93]Tirmizî, Birr, 3.
[94]Tirmizî, Birr, 7.
[95]Müstedrek, Birr, 24.
[96]Müstedrek, Bir, 19.
[97]Nisa 4/36.
[98]Buhari, Edeb, 28.
[99]Buhari, Edeb, 29.
[100]Müslim, İman, 73.
[101]Buhari, Edeb, 31.
[102]Ahmed b. Hanbel, II/400, V/335.
[103]Müslim, İman, 22, (93), I,74.
[104]Buhârî, Edeb, 27, VII, 77,78.
[105]Mişkatu'l-Mesâbîh, H.No:5000.
[106]Müslim, İman, 18, (73), I,68.
[107] Ahmed, Bakî Müsnedi'l-Müksirîn, No: 8831, II/400, V/235.
[108]Tirmizi, Fiten, 76, (2263), IV, 528.
[109]Müslim, Bir ve Sıla, 17, (65) III, 1999.
[110]Kasas 28/77-78
[111]Zâriyât 51/19.
[112]Mecma'u'z-Zevâid, Bir ve Sıla, 14/4, No:13554.
[113]İbn Mâce, Sadakât, 19, (2430), II, 812.
[114]Bakara 2/245.
[115]Buhari, Mezalim 4, III, 98, İkrah 7, VIII, 59; Tirmizi, Fiten, 68, (2255),
IV, 523.
[116]Buhârî, Şirket, 6, III, 111.
[117]Mücadele 58/1
[118]Mümtehine, 60/13
[119]İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî
Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484.
[120]Ra'd 13/16.
[121]Haşr 59/24.
[122]En'am 6/38.
[123]Furkan 25/2.
[124]bk. Buhârî, Edeb, 27; Hars, 1; Ahmed b.Hanbel, III/184, 191.
[125]Maide 5/4.
[126]Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599).
[127]Bakara 2/173.
[128]Nisa 4/48.
[129]Maide 5/32.
[130]Nisa 4/29.
[131]İsrâ 17/32.
[132]Bakara 2/277.
[133]Maide 5/90-91.
[134]En'am, 6/151-153; İsra, 17/22-39; Nisâ 4/156; Hucurat 49/12; Nisâ 4/2.
[135]Nisâ 4/29-30.
[136]Müslim, Zekat 65.
[137]Bakara 2/168.
[138]Bakara 2/172.
[139] İbn Mâce, Libas, 23.
[140]Tirmizi, Nevadiru'r-Rasûl, II/85.
[141] Müslim, İman, 43, (102)
[142]Müslim, İman: 171
[143]Bk. En'âm: 6/152; İsrâ: 17/35; Mutaffifîn: 33/1; Şuarâ: 26/181-183
[144]Bk. Hud: 11/84-95; Şuara: 26/176-189; Rahmân: 55/9; İsrâ: 17/35; A'raf:
7/185; Mutaffifin: 83/1-7
[145]Zebîdî, Sahih-i Buhârî Muht. Tecrid-i Sarih Terc. Diyanet İşleri Bşk. Yay.
C.6, sh.449
[146]Buharî, Büyû: 58, 64; Müslim, Büyû: 20; Ebu Davud, Büyû: 40; Tirmizi, Büyû,
17-18
[147]Buhârî, Büyû: 16
[148] Buhârî, Büyû: 60; Müslim, Büyû: 13
[149] Buhârî, Büyû, 58, 64, 70; Müslim, Büyû: 11.
[150]Bakara: 2/282
[151]Fethul Kadir Şerhu Camiis Sagir, III, 286
[152] Buhari, İstikraz 20
[153]İbni Mace, Ahkâm, 65, H.No: 2442.
[154]İbni Mace, Ahkâm, 65, H.No: 2443.
[155]Al-i İmrân 3/57; Mü'min 40/18.
[156]Zariyât 51/56.
[157]Hicr 15/99.
[158]Mü'min, 22/2-8.
[159] Maide, 5/32.
[160]İsrâ, 17/33.
[161]Buhârî, Kitabu'l-Hac, 131.
[162]İbrahim, 14/42.
[163]Müslim, Birr, 15.
[164]Müslim, Birr, 33.
[165]bk. Hucurat 49/12.
[166]bk. Bakara 2/189.
[167]bk. Nur 24/58-59.
[168]Bakara 2/256.
[169]Yunus, 10/99.
[170]Gaşiye, 88/21-22.
[171]Şurâ, 42/48.
[172]Kehf, 18/29.
[173]Prof. Dr. Servet ARMAĞAN, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, 224-225
(Madde: 25-31)
[174]Adem APAK, "Hz. Peygamber (SAV)'in Uygulamalarında İnanç Hürriyeti"
(Diyanet İlmî Dergi Özel Sayı 2000), 420.
[175]Aynı Makale, 421.
[176]bk. Furkan, 25/52; Hucurât 49/15; Bakara 2/41.
[177]Ahmed, VI,20.
[178]Bakara 2/190.
[179]Nisa 4/75.
[180]Tevbe 9/12.
[181]bk. Bakara 2/256.
[182]bk. Kehf 18/29.
[183]Ebû Dâvûd, Cihad, 16.
[184]Hamidullah, Mecmu'atü'l-Vesâik, 140
[185]Hamidullah, İslam Peygamberi, I/620
[186]Bakara 2/193; Enfal 8/39.
[187]Bakara 2/193.
[188]Nahl 16/125
[189]Tâ-hâ 20/43-44.
[190]Kehf 18/29.
[191] bk. İbrahim, 14/42; Hucurat 49/10; Ebû Dâvûd, Edeb, 66, 156; Müslim, Birr,
33.
[192]Buharî, Cihâd 147,148; Müslim, Cihâd 24.
[193] Ebu Davud, Sünnet, 16/4682; Tirmizî, Rada, 1162.
[194]Tirmizî, Birr, 71.
[195] Hakim Nisâbûrî, Müstedrek, II/670.
[196]İbn Mâce, İmân, 7.
[197]Buhari, Rikâk, 1; Tirmizi, zühd, 1.
[198]Tirmizi, Birr, 68.